İslâm düşünce tarihinde öğretmen–öğrenci ilişkileri, eğitim, öğretim ve ahlâk konuları; Mâverdî’nin Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, Kurtubî’nin Câmi‘u beyâni’l-ilm, Gazzâlî’nin İhyâʾü ulûmi’d-dîn, İbn Haldun’un Mukaddime, Taşköprüzâde’nin Miftâhu’s-sa‘âde ve Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-zunûn adlı eserlerinde, özellikle mukaddime bölümlerinde ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Bu eserlerde ilim ahlâkı, eğitimin gayesi ve eğitim sürecinde uyulması gereken ilkeler üzerinde önemle durulmuştur.
İslâm eğitimcileri, öğretmenliği Allah adına yapılan ve ibadet yerine geçen bir meslek olarak gördüklerinden, bu mesleğin şerefinin yüksekliği kadar sorumluluğunun da ağır olduğunu vurgulamışlardır. Buna göre öğretmen ve eğitimci, hem bilgi hem de ahlâk bakımından mesleğinin ehli olmalı; öğrencilerini kendi çocukları gibi görerek onlara karşı şefkatli ve nazik davranmalıdır. İslâm bilginleri bu anlayış çerçevesinde, Ashâb-ı Kirâm’ın “öğretmenlerin en şefkatlisi” olarak nitelendirdiği Hz. Peygamber’in eğitimciliğini, bütün öğretmenler için ideal bir örnek olarak sunmuşlardır.
Bununla birlikte öğretmenin, sevgi ve şefkatin yanında otoritesini de hissettirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Nitekim Fârâbî, “Hoca öğrencisine karşı ne çok sert ne de çok yumuşak davranmalıdır; çünkü aşırı sertlik talebenin hocasından nefret etmesine, aşırı müsamaha ise hocasının şahsını ve bilgisini hafife almasına yol açar” diyerek modern pedagojide de önem verilen bir denge ilkesine işaret etmiştir. Öğretmenliği, geniş bilgi birikiminin yanı sıra özel yetenekler gerektiren bir sanat olarak değerlendiren İbn Haldun da (Mukaddime, s. 509–510), öğretimde zor kullanmanın öğrencinin öğrenme arzusunu olumsuz yönde etkileyebileceğini belirtmiştir.
Gazzâlî ise öğrencinin gençlik gururunu incitmemek için öğretmenin uyarılarını açık ve sert ifadelerle değil, üstü kapalı ve hikmetli sözlerle yapması gerektiğini; kaba ve sert üslubun öğretmenlik sanatına (sınâʿatü’t-ta‘lîm) aykırı olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca öğretmenin öğrenciler arasında asalet, zenginlik ve benzeri ölçütlere dayalı ayırım yapmaması; öğrencilerin bedensel ve zihinsel yeteneklerini dikkate alarak eğitim vermesi, İslâm eğitimcilerinin üzerinde durduğu temel ilkeler arasında yer almıştır.
Âdâb-ı dersle ilgili İslâmî kaynaklarda, Kur’ân ve Sünnet’in ilme ve öğrenmeye verdiği değeri ortaya koyan âyet ve hadislere dayanılarak; beden ve zihin sağlığı yerinde olan herkesin, yolculuk ve maddî imkânsızlık gibi zorluklara katlanma pahasına da olsa ilim tahsiline önem vermesi gerektiği sıkça vurgulanmıştır. Bununla birlikte, ilmin yalnızca kişisel çıkar sağlamak amacıyla talep edilmesinin yanlış olduğu; asıl gayenin Allah rızasına ulaşmak, ahlâkî bakımdan gelişmek ve insanlara faydalı olmak olduğu bütün İslâm ahlâkçıları tarafından özellikle dile getirilmiştir.
Zernûcî, âdâb-ı ders literatürünün en önemli eserlerinden biri kabul edilen Ta‘lîmü’l-müte‘allim adlı kitabında, öğrencinin yetişmek istediği ilim dalını belirlemesinden itibaren sürekli olarak bir hoca ile birlikte çalışmasının ve onun bilgi ve tecrübelerinden faydalanmasının zorunluluğunu belirtmiştir. Bu yaklaşım, diğer İslâmî kaynaklar tarafından da benimsenmiş ve eğitimde rehberliğin vazgeçilmez bir unsur olduğu kabul edilmiştir.















