Kur’an tevhidinin olmazsa olmaz icaplarından biri de şudur: Kur’an’ın vahyedildiği kişi olan Peygamber’e bile ‘din kurucusu’ ve ‘dinin sahibi’ unvanı verilemez. O halde, Peygamberimizin mütevatir hadisleri de dahil, hiçbir hadis dinde kuruculuk unvanı taşıyan metin olamaz. O yetki sadece Kur’an’ındır. Kur’an’ın hadislerle ilgili temel yaklaşımı işte budur. Uydurma, sağlam ayrımı yapmadan. Ayrım alt başlıklarda söz konusu olacaktır.
Dinde ikinci kaynak sayılan ‘sünnet’, başlangıçta Hz. Peygamber’in eylemlerini ifade ediyordu. Sünnetin omurgasında iki kavram vardı: Amel ve siret. Yani eylem ve hareket tarzı. Sonraki zamanlarda hadisçiler bunu genişleterek sünnete ‘söz’ü de eklediler. Böylece sünnetin omurgasında üç kelime yer almaya başladı: Amel, siret ve söz yani hadis. Bu demektir ki; “Sünnetin bir parçası anlamında hadis kelimesi, sonradan üretilmiş bir terimdir. Ne lügatte ne de sünnet konusunun literatüründe mevcuttur.” (Mahmud Ebu Reyye, Advâ ’ ale’sSünneti’lMuhammediyye, 12)
Kaldı ki, ‘sünnet’ sözü de her zaman Peygamber’in eylem ve tavrını ifade etmemektedir. Hanefî fıkhının en büyük fakihlerinden biri olan Ebu Zeyd edDebûsî (ölm. 430/1038) bu konuda şöyle yazıyor:
“Sünnet, mutlak anlamda Peygamber’in tavrını ifade etmediği gibi her geçtiği yerde vücup da ifade etmez. Aynen bunun gibi, sahabenin ‘Peygamber bize şöyle emretti, bizi şundan yasakladı’ türünden sözleri de bu iddiaların tümünün Hz. Peygamber’e mal edilmesini gerektirmez. Sahabenin, Hulefai Râşidîn’in sözlerini dinlemeleri, onların buyruklarına boyun eğmeleri de onların sözlerinin Peygamber’den kaynaklanması yüzünden değildir; halifelerin ululemr olması yüzündendir. Allah “Sizin seçtiğiniz yöneticilere itaat edin” (Nisa, 59) buyurduğu için onların sözlerine uyulmuştur, yoksa onların her yaptığı, Peygamber’in fiillerinin bir tekrarı değildir.” (Ebu Zeyd Debûsî, Takvîmu’lEdille, 83)
Hz. Peygamber’in, sözlerinin yazılmasını yasaklamasının bizi götürdüğü gerçek de budur. Hz. Peygamber’in daha sonraki zamanlarda sözlerinin yazılmasına izin verdiği yönündeki rivayet temelden yalandır. O izin, bir tek konuda, kamuya duyuru yanı olan bir tek konuşmanın yazılması için verilmiştir ki hadis yazımına izinle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu böyle olduğu içindir ki, Yahudi dönmeleriyle onlarla iş birliğine giden Emevîlerin oyunlarına alet olan birkaç yalancı (Ebu Hureyre, Semüre bin Cündeb vb.) dışında tüm sahabe hem Hz. Peygamber’in hayatında hem de ondan sonraki zamanda hadisleri yazmamak için âdeta çırpınmıştır. Hadislerin yazılması sözü bile onlar için uğursuzluk ifade ediyordu.
Emevîler, hesaplarına uygun sözleri uydurtup hadis adı altında yaygınlaştırınca bunların kayda geçmesi için gereken hamleyi de yaptılar ve güdüme aldıkları bazı kişileri kullanarak rivayetlerin tümünü yazıya geçirdiler. Bu iş için ilk görevlendirilen kişi olan İbn Şihab ezZührî (ölm. 124/741), bir Emevî yandaşı olmasına rağmen, yazıya geçirme işi kendisine verildiğinde bundan nasıl rahatsız olduğunu, bu işten kurtulmak için nasıl çırpındığını bizzat kendisi anlatmaktadır. Bu noktada Hz. Ömer’in hadis rivayetini yasaklayan davranışı, meselenin esasını insanlığın önüne koymakta, ondan sonraki oyunların deşifre edilmesinde en güvenilir belgeyi elimize vermektedir.
Kur’an’da ‘hadis’ kavramı Kur’an’a karşı konan söz anlamında daima olumsuz kullanılmaktadır. Söz anlamındaki ‘hadis’ kelimesini Kur’an kendisi için de kullanır. Buna bakarak, ‘hadis’ kelime ve kavramının Kur’an’da övüldüğünü düşünmeye kalkanlar görülmektedir. Ancak Kur’an’ı dikkatle okuyanlar şu gerçeği hemen göreceklerdir:
‘‘Kur’an, kendisi dışında iman ve kutsallık konusu yapılacak hadis istemiyor. İşte bu istemeyişini ifade ettiği her yerde hadis kelimesini kullanmaktadır. Buna istisna oluşturacak ne bir ayet vardır ne de bir ima. Demek ki ilahi kitap, ileriki zamanlarda ‘hadis’ patentli sözlerle kendisinin başına hangi sıkıntıların açılacağını mucize bir biçimde ihbar etmekte ve müminlerini uyarıp donatmaktadır. Tabii bu donanımdan yararlanmak, Kur’an mümini olma şartına bağlı bulunuyor. Dinini Peygamber’e yalan isnat etmeyi meslek haline getirmiş ‘hadis üreticileri’nin tekeline vermiş olanlar bu Kur’ansal uyarıdan hiçbir hayır görmezler.’’
Kur’an, ‘hadis’ meselesinde şu mucize beyanları idrakimize ulaştırmıştır:
“Hadis/söz bakımından, Allah’tan daha sadık kim olabilir?” (Nisa, 87)
“Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?” (A’raf, 185; Mürselât, 50)
“Bu Kur’an, uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; aksine o, önündekini tasdikleyici, her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve bir rahmettir.” (Yusuf, 111)
“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak için hadis/laf eğlencesi satın alır ve onu alay konusu edinir. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır. Ayetlerimiz ona okunduğunda, böbürlenerek yüzünü çevirir. Sanki onları hiç işitmemiştir, sanki kulaklarında bir ağırlık vardır. İşte böylesini, korkunç bir azapla muştula.” (Lukman, 67)
“İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana hak olarak okuyoruz. Hal böyle iken, Allah’tan ve onun ayetlerinden sonra hangi hadise/söze inanıyorlar?!” (Câsiye, 6)
“Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir hadis/söz getirsinler.” (Tûr, 34)
Biraz önce söylediğimiz gibi dinde ikinci kaynak nitelemesi, esasında ‘amelî sünnet’i ifade etmektedir. Nitekim, İmamı
Âzam’m ve onu takiben İmamı Mâlik’in sünnet anlayışı da budur. İmamı Mâlik sünnet konusunda sürekli ve ısrarlı izlenen amel ve sîreti esas alır, bunun dışındaki rivayetleri, hadis de olsalar terk ederdi. Ve bu davranışını şöyle savunurdu:
“Benim için en sevimli hadis, Medine halkının üzerinde ittifak ettikleri fiilî gerçeklerdir.” (Ebu Reyye, 14)
Bu noktayı değerlendiren ünlü usulcü Şâtıbî (ölm. 790/1388), sünnetin son tahlilde Kur’an’a indirgenmesi gerektiğini söylemekte ve şu ayeti kanıt göstermektedir:
“Sana da bu zikri/Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.” (Nahl, 44)
Demek oluyor ki Peygamber’in insanlara gerçeği ve dini açıklamak için başvuracağı ‘açıklayıcı’ da Kur’an’dır. O halde sünnetin esası da Kur’an’dadır. Bunun anlamı, başına her “Peygamber dedi ki...” getirilen sözün sünnet sayılması olmayacaktır elbette. Bunun anlamı, sünnetin gerçekten sünnet olduğunun kıstas ve denetim kaynağının Kur’an olması gerektiğidir. Yani, sünnet ve hadis Kur’an’a vurulacaktır, Kur’an onlara değil. Ne yazık ki, İslam tarihi bunun tersini yaparak Kur’an’ı, sünnet diye ortaya konmuş malzemeye, özellikle hadis unvanlı sözlere uydurmaya çalışmış, böylece Peygamber’i Allah’ın hizmetinde kabul etmek yerine Allah’ı Peygamber’in hizmetinde göstermek gibi vahim bir şirk yoluna meyletmiştir.
İmamı Âzam, bu yıkıcı eğilime karşı çıkan en büyük muvahhitlerden biridir. O büyük muvahhit dâhiyi, “Ümmet içinde fitne çıkarıyor, ‘‘Peygamber’in sünnetini dışlıyor, sünnete aykırı davranıyor” diyerek şehit ettiler. Peki, peygamber ehlibeytini ve İmamı Âzam’ı katleden o Emevînin yolundan yürümekte ısrar edenlerin derdi nedir? Bunu ne için yapıyorlar? Peygamber evladını katledip uydurma hadislerle dini Kur’an’ın elinden almaya kalkan Emevî despotlarının hatırı ve hatırası için.
Mezhepler fıkhının babası sayılan İmamı Âzam’ın hadisler konusunda manifesto sayılacak fikri, bizzat kendisi tarafından şöyle ifade edilmiştir:
“Önüme getirilen söz gerçekten Peygamber’in sözü ise başım gözüm üstüne. Sahabîlere ait sözler arasında bir tercihte bulunuruz ama tamamını dışlamayız. Eğer söz, sahabeden sonrakilerin sözleri ise onunla bağlı kalmayız; kendi içtihadımızı kendimiz yaparız.”
İmamı Âzam gündem yapıldığında akla gelen ilk mesele ‘sünnet ve hadisler’ meselesidir. Ebu Hanîfe ile ilgili en doyurucu eserlerden birini yazan Mısırlı bilgin muhammed Ebu Zehre (ölm. 1974), Büyük İmam’ın hadislerle ilgili fikir ve tavrının onun aleyhinde nasıl iftira konusu yapıldığını çok güzel anlatmıştır. Önce onu dinleyelim:
“Ebu Hanîfe, daha sağlığında sünnete muhalefetle itham olunmuştur. Ölümünden sonra onun değerini düşürmek isteyenlerin büyük bölümü de bu ithamı ileri sürenler olmuştur. Ebu Hanîfe bizzat kendisi bu töhmeti reddetmektedir.” (Ebu Zehre, Ebu Hanîfe, 236237)
Ebu Hanîfe, âhad haberleri (mütevâtir olmayan hadisleri), Kur’an’ın genel anlamlarını tahsiste (özelleştirmede) veya neshetmede (hükümden düşürmede) kullanmıyordu. Şöyle düşünüyordu: “Bu rivayetler, nihayet zannî (sanıya dayalı) nakillerdir. Hz. Peygamber’in ağzından çıktıkları kesin değildir.
Halbuki Kur’an ayetleri yakînî (kesin ve tartışmasız) beyanlardır. Kuvvetli delili zayıf delile tercih etmek mecburiyetindeyiz.”
İmamı Âzam, işte bu gerekçeyle, mesela, “Fâtiha suresi okunmadan namaz olmaz” anlamındaki hadis rivayetini Kur’an’ın, “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” ayetine aykırı bularak hüküm dışı tutmuştur. (Heytemî, elHayrâtü’lHisân, 147)
Bize göre Kur’an’ın herhangi tür bir hadisle (velevki mütevâtir olsun) neshedilebileceğini kabul etmek, Kur’an’ın tevhit ruhuna, ulûhiyet ve peygamberlik anlayışına tamamen aykırıdır.
İmamı Âzam’ın, haberi vâhidin Kur’an’ı nesh ve tahsis edemeyeceğini ancak mütevâtir ve meşhur hadislerin bunu yapabileceğini kabul ettiği söylenmektedir. Biz Ebu Hanîfe’nin böyle bir görüşü benimsemiş olmasını mümkün görmüyoruz; çünkü bu görüş onun tarihe mal olmuş bütün mesajlarına, bütün icraatına aykırıdır.
Haberi vâhit, mütevâtir derecesine ulaşmayan hadislerin tümünün ortak adıdır. Mütevâtir hadis ise; “Yalan söylemek üzere bir araya gelmeleri aklen ve tarihen mümkün olmayacak bir topluluk tarafından bildirilen sözdür.”
İmamı Âzam’a göre mütevâtir hadisler sadece birkaç tanedir. Bunların da sadece bir tanesi hem lafzı hem de anlamı bakımından Hz. Peygamber’in ağzından çıktığı gibi nakledilmiştir. Diğer mütevâtir hadisler sadece anlam yönünden Peygamberimizin sözüdür. Mütevâtir hadislerin durumu bile bu iken vâhit haber denen diğer hadislerin bağlayıcılığı nasıl kabul edilebilir?
İmamı Azam vâhit haberleri fıkıh meselelerinde, özellikle ibadetler alanında elbette ki delil olarak kullanmıştır; ancak Kur’an’ı nesh ve tahsis etmede, bir de muamelât alanında bu tür hadislere itibar etmemiştir. Hemen ekleyelim ki, İmamı Âzam, ibadetlerin temizlik (taharet) ile ilgili kısımlarını da muamelât alanına ilişkin hükümlere bağlı tutmuştur. Yani orada da içtihat ve akıl yürütmeyi mümkün görmüştür.
İmamı Âzam, mütevâtir fiilî sünnete aykırı vâhit haberleri reddediyordu. Mesela, yağmur yağması için dua, fiilî sünnetin verileri arasındadır ama yağmur yağması için namaz kılmak sadece vâhit haberle belirlenmiştir. İmamı Âzam, fiilî sünnetin bir verisi olan yağmur duasını sünnet olarak benimsiyor ama vâhit habere dayanan ‘yağmur yağsın diye namaz’ (salâtü’listiska) rivayetine itibar etmiyor. Çünkü fiilî sünnette böyle bir namaz yoktur. Bir de, Kur’an ayetlerine dayalı bir kıyas yapma imkânının olduğu yerde vâhit haberi ikinci sıraya atmıştır. Yani Kur’an’la aklın birleştiği bir yerde, Peygamberimize nispeti mütevâtir olmayan rivayetleri devre dışı tutmuştur.
İmamı Azam, sahabe sözlerinin kullanımını da kıyas ve re’yin işlemeyeceği taabbudî (ibadete ilişkin) alanlara özgülemiştir. Sahabenin tarihsel belgeye bağlı fiilerini ise ihtiyatla kullanmıştır. Yani o fiilerin tümünü ‘dinsel hüküm’(nass) anlamında almamış sadece bir kısmını teşvik veya sakındırma türünden kişisel tavırlar olarak değerlendirmiştir. Kendisinin de içinde bulunduğu tâbiûn kuşağının söz ve fiillerine ise hiçbir üstünlük tanımamış, “Onlar adamsa biz de adamız; kendimiz içtihat ederiz” deyip noktayı koymuştur.
“Sahabe asrından başlayarak içtihat asırlarının sonuna kadar tüm fakîhler Kur’an’dan veya meşhur hadislerden aldıkları herhangi bir kurala ters düşen haberi vâhitleri bırakmışlar, onların Hz. Peygamber’e nispetini kabul etmemişlerdir.” “Hz. Âişe ‘Ailesinin ağlaması yüzünden ölü azap görür’ hadisini reddetmiştir. Çünkü Kur’anı Kerim ‘Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez’ diye bir esas koymuştur. Keza ‘Gözler
Allah’ı kavrayamaz’ ayetini esas alarak Hz. Peygamber’in Rabbini gördüğü yolundaki rivayeti de reddetmiştir.”
“Müçtehitler asrında Medine fakihlerinin üstadı olan İmam Mâlik, temel esaslara aykırı düşen haberi vâhitleri redderdi. ‘Üzerinde oruç borcu olan bir kimse ölür ise mirasçısı ondan ötürü oruç tutar’ hadisini reddetmiştir. Hadisle sabit olduğu halde genel esaslara dayanarak Şevval ayından 6 gün oruç tutmayı da yasaklamıştır.” (Ebu Zehre, Ebu Hanîfe, 249250)
Kur’an’ın, hadisle hükümden düşürüleceğini kabul etmek, Allah’ın yetkisindeki bir şeyi beşerle paylaştırmaktır. Kur’an’ın defalarca belirttiği gibi Hz. Peygamber, son tahlilde bir beşerdir. Cenabı Hakk’ın verdiği bir hükmü onun sözü nasıl devre dışı bırakabilir! Kur’an, bırakın hükümlerini devre dışı tutmayı, vahyedilene bir sözle müdahalenin bile peygamberin şah damarının koparılmasıyla sonuçlanacak bir suç olduğunu bizzat Peygamber’e bildirmektedir.
“Eğer o peygamber bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. Sonra, ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” (Hâkka, 4447)
Gerçek şu ki, hadisçiler (ehlülhadis) diye anılan ulema, Hz, Peygamber’e ve sünnete saygı adı altında, Hristiyanların Hz. İsa’ya yaptıklarını yaparak dini Allah ile Peygamber arasında bölüştürmek anlamına gelecek işlere giriştiler. İslam’ın bütün ıstırabının kaynağı bu hatadır.
Bazı Hanefî âlimlerin de içlerinde olduğu gelenekçi fakîhlere göre, sünnetin, o arada hadislerin Kur’an’ı açıklaması (beyanı) üç şekilde olur:
Takrir Beyanı: Bundan maksat, sünnetin Kur’an ayetlerini pekiştirici bir beyan taşımasıdır. Bu beyan şekli, Kur’an’ın ruhuna ve taleplerine tamamen uygundur.
tefsir Beyanı: Sünnetin, hadislerin Kur’an ayetlerini yorumlamasıdır. Bu da Kur’an’ın ruhuna ve taleplerine uygundur. Elbette ki kendisinin yorumlanmasını isteyen bir kitabı herkesten önce onu tebliğ eden Peygamber yorumlayacaktır. Yeter ki Peygamber’e nispet edilen söz gerçekten onun olsun.
Tebdil Beyanı: Sünnetin, hadislerin Kur’an ayetlerini değiştirmesi, hükümden düşürmesidir. Böyle bir anlayış ve iddia, Kur’an’ın onlarca ayetine, Kur’an’ın uluhiyet ve peygamberlik anlayışına tamamen aykırıdır; şirk şaibeli bir iddiadır.
“Allah’ın kelimelerinde değişme/değiştirme olmaz. İşte budur o büyük kurtuluş.” (Yunus, 64)
“Allah’ın yaratışında/yarattığında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din, işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.” (Rum, 30)
Tebdil yapabilecek yetki ve güçte olana ‘mübeddil’ denir. Kur’an, sadece tebdil sözcüğünü değil, bu ‘mübeddil’ sözcüğünü de kullanarak deminden beri bahsettiğimiz şirke sapma noktasına dikkat çekiyor. Kur’an, insanda şu vicdanı yaratmak istiyor: Allah’ın kelamı ve tabiatın dengeleri söz konusu olduğunda, Allah dışında mübeddil aranamaz. Ararsanız felakete gidersiniz. İşte açık seçik ayetler:
“Allah’ın kelimelerini tebdil edecek hiçbir kuvvet ve kişi yoktur.” (En’am, 34)
Yine mübeddil kelimesinin kullanıldığı ama meseleyi daha da pekiştirmek için ‘tamamlama’ tabirinin de devreye sokulduğu bir ayette şöyle deniyor:
“Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından I tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet J ve kişi yoktur. En iyi işiten, en iyi bilendir O.” (En’am, 115)
“Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kuvvet ve kişi yoktur. O’nun dışında bir sığmak/bir dayanak asla bulamazsın.” (Kehf, 27)
Bu ayette ‘değiştirecek kişi ve kuvvet’ anlamında kullanılan kelime ‘mübeddil’ kelimesidir. Eğer, Peygamber’in sözleri Allah’ın sözlerini, hâşâ, tebdil edebiliyorsa Peygamber Allah’ın ortağı veya benzeri olacaktır. Böyle bir yetkinin peygamber tarafından kullanılabileceğine dair bir açıklama hatta bir ima yoktur. Ama bunun tam tersini söyleyen yüzlerce ayet vardır.
Kur’an, kendine has mucize üslubuyla, Peygamber’in açıklama yetkisinin çerçevesini ve sınırını göstermiştir. Bu gösterime göre, Peygamber’in Kur’an’ı açıklaması yine Kur’an’la olacaktır. Şöyle diyor Kur’an: “Sana bu zikiri/Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.” (Nahl, 44)
Gözden kaçırılan veya halktan saklanan, işte burasıdır. Yani Kur’an, Peygamber’e Kur’an hakkında istediği gibi yorum yapma yetkisi vermiyor. Yorum yapılacaktır ve bunu öncelikle Peygamber yapacaktır ama bunun nihaî sınırları yine Kur’an’la çizilecektir.
Kısacası Kur’an, Peygamber’in açıklama yetkisini bile sınırlandırmıştır. Sınır, Kur’an’ın herhangi bir ayetini hükümden düşürme noktasıdır. Ahkâm (hukuk meseleleri) ayetlerinde yapılabilecek içtihat kavramını burada incelediğimiz mesele ile karıştırmayalım. O yetki ve onun kullanımı Kur’an tarafından verildiği yerlerde ve şartlarda kullanılır. Burada ele alınan mesele, bir otoritenin (bu Peygamber olabileceği gibi, bir konsil de olabilir), vahyin beyanlarının tebdil ve tağyire yetkili olup olmadığıdır.
Mevcut Hristiyanlıkta bu mümkündür çünkü kilise teolojisinde vahiy bir kitapla değil, bir kişiyle temsil edilir. Bu kişi İsa’dır. Ama İslam’da vahiy bir kişiyle yani Peygamberle değil, bir kitapla yani Kur’an’la temsil edilir. Bu demektir ki, Hristiyan teolojinin aksine tebdil dönemi Kur’an vahyinin bitişiyle bitmiştir. Çünkü vahiy bitmiştir. Vahyin izni çerçevesinde yorum serbesttir ama tebdil serbest değildir.
Tevhidin omurga noktası, olmazsa olmaz noktası burasıdır. Bu varsa tevhit vardır, yoksa yoktur. Bu omurgayı zedeleyecek tavırları, ‘Peygamber’e uyma, sünnete saygı’ yaftaları altında saklayarak, örtülü bir kilise zihniyetini Kur’an tevhidinin üstüne çullamak onun bunun hatırı için görmezlikten gelinecek bir yıkım değildir. Bütün bunlardan sonra bazıları şu soruyu sorabilir: “Peygamber’i dışlayıp peygambersiz bir din mi icat edelim?” Cevap şudur:
“Hayır, hâşâ! Peygambersiz din, otomatik olarak Kur’an’sız bir din demektir. Ama Kur’an’lı bir dinin Peygambersiz bir din olması söz konusu edilemez. Çünkü Peygamber Kur’an’ın içinde bütün boyutlarıyla vardır. Ama hadislerin içinde Kur’an bütün boyutlarıyla yoktur, olamaz. Kur’an’ın dışında Kur’an aranamaz. Siz dikkat edin de Peygambersiz bir din olmasın iddiası altında Kur’an’sız bir din icat etmeyin. Mesela, Yeşil Kuşak İslamı, Ilımlı İslam gibi.”
Kur’an’lı yani kitaplı bir din, Peygambersiz asla olmaz, ama tarih gösteriyor ki, peygamberli bir din her zaman kitaplı bir din değildir. Örnek Hristiyanlıktır. Gözümüzün önünde. İsa vardır ama ona vahyedilen İncil ortada yoktur. İncil, İsa’nın getirdikleri ile Pavlus’un mektupları arasında paylaştırılmıştır.
Pavlus teolojisinin kayma noktalarını nasıl tashih edeceksiniz? Bu tashihi ancak peygambere vahyedilen kitap yapar. Ama ortada, güvenilecek bir kitap yoktur. Çünkü ‘Peygamberi yüceltmek’ teranesiyle ortaya fırlayanlar, Kitap’ı tahrif edip işlevsel olmaktan çıkarmışlardır. Kitap’ı, kafalarına göre oluşturdukları ‘peygamber’i önde tutmak için tebdil ve tahrif etmişlerdir. Ne yazık ki, deminden beri eleştirdiğimiz anlayışlar, İslam’ın kaderini de Pavlus Hristiyanlığı’nın kaderiyle aynı yola sokmaktalar.
Gerçek şudur ki, ‘Hadisler Kur’an’ı neshedebilir’ iddiası, kilise teolojisine Pavlus tarafından egemen kılınan anlayışın İslam’a aktarılmasından başka bir şey değildir. Nitekim aynı teolojinin bir aktarımı da ‘ulema icmaı’ adı altında gerçekleştirilmiştir. “Ulemanın icmaı var” dendiğinde akan sular duruyorsa, bunun anlamı, kilise teolojisindeki konsillere yüklenen yetki ve işlevin, İslam içinde ‘ulema’ adı verilen başka tip bir konsile yüklendiğidir.
İmamı Âzam, Peygamberimize isnadını aklen ve tarihen mümkün görmediği sözlere, rivayetçisi kim olursa olsun ‘hezeyan’ derdi. Ne demektir bu? Önce şu temel gerçeği görelim:
Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer dönemlerinde toplanıp sonra tedvinlerinden vazgeçilen hadislerin sayısı beş yüz civarında iken sonraları hadislerin sayısı bir milyon civarına yükselmiştir. Peygamber bu dünyadan ayrılmış olduğuna göre bu sözleri kim üretmiştir? Elbette ki iftiracılar, hikâyeciler, dönmeler, saltanat dincileri, ‘müşrik inanmışlık içine girmeden iman edemeyenler’...
İmamı Âzam, ‘hadis’ yaftasıyla Hz. Peygamber’e isnat edilen yalanlara ‘hezeyan’ demiştir. Evet, bunların büyük kısmı, Peygamber’e iftira küstahlığına kalkanların hezeyanlarıdır. İslam Peygamberi’ne isnat edilen yalanlar hezeyan olmayacaksa hezeyan başka nedir? Gel gör ki Büyük İmam’ın düşmanları onun bu sözünü, ‘Peygamberimizin hadislerine hezeyan dedi’ diyerek aleyhte propaganda malzemesi yapma düşüklüğüne gitmişlerdir. Düşmanlan, İmamı Âzam’ı, önüne gelen her hadisi kaldırıp atmakla suçlamak için onun sözlerini kendi şeytani tuzaklarına uygun hale getirmektedirler.
İmam, bu hayasız ithamlar karşısında tavrını hiç değiştirmeden sürekli şu cevabı vermiştir:
“Ben bu sakat rivayetleri getirenleri yalanlıyorum. Ama onları yalanlamam Peygamberimizi yalanlamak değildir, onların yalancılığına karşı çıkmaktır. Benim bu tür sözlerim Hz. Peygamber’i, Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’in Kur’an’a aykırı söz söylemeyeceğini tasdiktir. Eğer Hz. Peygamber Kur’an’a aykırı söz söylerse Allah ona şu ayetteki hükmünü uygular:
“Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. Sonra, ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” (Hâkka, 4447)
“Allah’ın Elçisi Allah’ın kitabına aykırı söz söylemez; Allah’ın kitabına aykırı söz söyleyen Allah’ın Elçisi olmaz. Benim reddettiğim kişiler Kur’an’a aykın sözleri hadis diye rivayet etmekteler. Allah’ın Elçisi’nin duyduğumuz ve duymadığımız bütün sözleri başımız gözümüz üstündedir. Ama biz, Allah Elçisi’nin Allah’ın emrettiği bir şeyi yasaklamadığına, yasakladığı bir şeyi de emretmeyeceğine inanmaktayız. Allah’ın Elçisi, bir şeyi Allah’ın nitelendirmesinin dışında bir nitelemeye de tâbi tutmaz. Onun, bütün işlerinde Allah’a uyma halinde olduğuna tanıklık ederiz. O, ne dinde kendinden bir şey icat eder ne de Allah’ın söylemediği bir sözü Allah’a isnat eder. İşte bu böyle olduğu içindir ki Kur’an, ‘Resul’e itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur’ buyurmaktadır.” (İmamı Âzam, elÂlim ve’lMüteallim, 3233)
Resul’e itaat, ona isnat edilmiş yalanlara itaat değildir. Emevî despotizminin uzantısı olan siyaset dinciliği, her de
virde, kendisine özgü oyunlarla bu ikisini birbirine karıştırarak düşman olduğu insanları ‘Peygamber’e itaatsizlik, Peygamber’i dışlamak’ gibi ithamlarla suçlamaktadır. Siyaset dinciliğinin, eşsizbenzersiz kötülüklerinin başında bu itham gelmektedir.
Dinci iftira ekipleri diyorlar ki; “Ya bu yalanlara teslim olursunuz yahut da sizi Peygamber’i dışlamakla itham eder, başınızı derde sokarız.” İmanın belirleneceği yer, dinciliğin bu imansız tuzağına teslim olmak veya olmamak noktasıdır; birkaç rekât namaz kılıp afra tafra satmak değil. Çünkü Kur’an’ın istediği ‘imtihan edilmiş iman’ burada belirlenmektedir. O iman ya vardır yahut da yoktur.
Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı’nın İmamı Âzam’ı gibi gördüğümüz şair Mehmet Akif Ersoy, İmamı Âzam’ın uydurma hadisler için kullandığı ‘hezeyan’ tabirini aynen kullanmıştır. Hem de daha ağırıyla. Akif, hadis patentli uydurmaları ‘herze’ diye anmıştır. Akif ’in, hadis uydurmacılığın İslam’a ve insana vurduğu kahır darbesini anlatan ve bir ibadet şevkiyle okunması gereken mısralar şöyledir:
“O hali buldu ki cür’et “Yecûzu fitterğîb” Kararı erzeli fetva kesildi, ne garip, Hadisi vaz’ediyorken sevap uman bile var, Sevabı var imiş! Bir zaman gelir anlar! Lisani pâki nebiden yalanlar uyduruyor, Sıkılmadan da “Sevap işledim” deyip duruyor. Düşünmedin mi girerken şeriatin kanına? Cinayetin kalacak zanneder misin yanına? Sevap ümit ediyor ha! Deyin ki namerde “Sevabı sen göreceksin huzuri mahşerde. Tepende gezdirecek ra’di intikamını Hak, Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak. Bugün fesadına kurban olan zavallıların, Vebali boynuna yüklenmesin mi yoksa yarın? Kolay mı ümmeti ıdlal edip sefil etmek, Kolay mı dini hurafat içinde inletmek! Niçin kitabi ilahiyi payimal ettin?
İslam kültürünü ve Arapça’yı bilen Akif, bu muhteşem şiirinde, uydurma hadislerle yapılan kötülüğün hem tahribini hem de nasıl gerçekleştirildiğini büyük bir isabetle önümüze koymuştur. Akif sadece kötü niyetli uydurmacıları değil, iyi niyete sığınarak uydurmacılık yapanları da ağır biçimde suçlamaktadır.
Hadis uydurmacılarının halkı kandırmak için kurala dönüştürdükleri namert söylem şudur: “Yecûzu fi’tterğîb.” Yani “Halkı iyiliğe, sevaba teşvik için hadis uydurmak caizdir.” İyi niyetin en büyük kötülüğe âlet edilmesinin bundan daha yaman bir örneği olamaz. Akif, bu melunluğu işleyenlerin insanlık suçlarını nitelerken şu kelimeleri kullanıyor: Hayasızlık, cinayet, namertlik, ümmeti dalalete sevk etmek, dini hurafeler içinde inletmek, Allah’ın kitabının yerlerde sürünmesine yol açmak, dinin kanına girmek, murdar elleriyle dini kirletmek, masum milleti aldatmak. Uydurmacılık cinayetine bir biçimde ortak olanların karşılaşacakları akıbet ise şudur: Yoldan çıkardıkları kitlelerin vebalini yüklenmek, Allah’ın alacağı intikamın kahrı altında ezilmek.
İyi niyetle hadis uydurulabilir fetvasını verenler, bu fetvayı geçerli kılmak için de hadisler uydurmuşlardır. İşte onlardan biri:
“Söylemediğim bir sözü bana nispet eden, benim gözlerimin önünde cehenneme girmeye hazırlansın. Sahabîler sordu: ‘Ey Tanrı Elçisi! Biz hadisi tam duyduğumuz şekilde ezberleyenleyiz; bir harfi öne veya arkaya alırız, bir harf artırır, bir harf eksiltiriz.’ Peygamber dedi ki, ‘Benim söylemek istediğim o değil; benim söylemek istediğim şu: Kim beni veya İslam’ı kötülemek için bana söylemediğim bir sözü isnat ederse cehennemdeki koltuğuna hazırlansın.” (Bu uydurmanın şeceresi için bk. Elbanî, elAhâdîs ezZaîfa ve’lMevzûa, 2/421423, no: 994)
Elbanî bu sözün, insanları teşvik ve sakındırmak maksadıyla hadis uydurmayı caiz gören Kerrâmiyye fırkasının uydurduğu yalanlardan biri olarak gösteriyor.
Kerrâmiyye, Hicrî üçüncü yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir itikadî mezheptir. Şunu da ekleyelim ki bu mezhebin kurucu kadroları, başlangıçta Hanefî mezhebine mensup insanlardı. İmamı Âzam’a nispet edilen Hanefîlik, bu kadrolar tarafından kimbilir hangi tahriflere uğratılıp önderi sayılan
Büyük İmam’ın fikirlerinden uzaklaştırılmıştır! Ama ondan da önemlisi şudur: Müslümanların inançlarıyla ilgili meseleleri kotaran bir ekolün hadis uydurmayı meşru, hatta makbul hale getirdiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’e yalan isnat ettikleri için eleştirildiklerinde, Elbanî’nin de kaydettiği gibi şu cevabı verirlerdi:
“Biz Peygamber’in aleyhine yalan söylemiyoruz, lehine söylüyoruz; önemli olan da bu!”
Kerrâmiyye gerçeğini dikkate alarak İslam adı altında Müslümanlara ezberletilen yalanların çerçevesini ve miktarını yeniden düşünmek gerekir. Bunu düşünürken, anılan mezhebin esas hareket alanının, Horasan ve Maveraunnehir gibi Türklerin yoğun yaşadıkları bölgeler olduğunu da akılda tutmalıyız. Nitekim bu mezhebin Sâmânî ve Gaznevî hükümdarlarından destek gördüğünü, özellikle Gazneli Mahmut (ölm. 421/1030) ve babası Sebük Tegin tarafından himaye edildiğini bilmekteyiz.
Emevî şeytanının tahribatı
‘Emevî şeytanı’ tabiri, Mısırlı düşünür Mahmut Ebu Reyye’nindir. Ebu Reyye bu tabiri, büyük ihtimalle, Ebu Süfyan’ı niteleyen Âli İmran 175. ayetten almaktadır. O ayette Ebu Süfyan, yardakçılarını kullanarak müminleri korkutmak isteyen bir ‘şeytan’ olarak tanıtılıyor:
“İşte size şeytan! O, kendi dostlarını korkutur/sizi dostlarıyla korkutur. Eğer inananlarsanız onlardan korkmayın, benden korkun!”
Bu yüzyılın en büyük muvahhit bilginlerinden biri olan Ebu Reyye bu tabiri, Emevîlerin hilafeti esas sahiplerinden gasp etmek için oynadıkları ve büyük kısmı uydurma hadislere dayalı ‘dincilik’ oyununu tanıtırken kullanmaktadır. Şöyle diyor:
“Araştırmacılar ve gerçekçi din uleması, rivayette hilecilik ve hadis uydurmanın üçüncü halife Osman yönetiminin son zamanlarında ve özellikle onun hayatını kaybetmesiyle sonlanan fitnenin ardından başladığına ittifak etmişlerdir. Hadis uydurma oyunları Ali’ye bîat edilmesinden sonra iyice şiddetlenip yayılmıştır. Müslümanlar Ali’ye bîatlarını tam bir şekilde tamamlayamadan Emevî şeytanı, halifeliği esas sahibinden gasp etmek ve onu bir Emevî kurumuna dönüştürmek için boynuzunu göstermiş ve ne yazık ki bunda başarılı olmuştur.” (Ebu Reyye, Adva’, 9192)
Emevî kralı Muaviye özellikle İslam dışı krallığına başkent yaptığı ve en büyük fitnelerin merkezi haline getirdiği Şam’ı övmek maksadıyla uydurttuğu hadisler çok ünlüdür. Muaviye, Şam’ı öylesine yüceltici hadisler uydurtmuştur ki, bu fitne ocağı kent neredeyse Mekke ve Medine’den üstün gösterilmiştir. Şam’la ilgili uydurmaların hemen hepsinin ravisi Siyonist Ka’b ile onun çömezi ünlü yalancı Ebu Hureyre’dir.
Muaviye, melanetlerini sergilediği Şam’ı takdis için hadis uydurtmakla kalmamış, baş düşmanı bildiği Hz. Ali’ye lanet okutmayı meşru göstermek için de hadis uydurtma yoluna gitmiştir. Ali’nin Nehcü’lBelağa’sını şerh eden Mûtezile imamı İbn Ebil Hadîd (ölm. 656/1258) bize bildiriyor ki, yine bir Mûtezile imamı olan Ebu Cafer elİskâfî (ölm. 240/854) şöyle demiştir:
“Muaviye, Ali hakkında çirkin isnatlarda bulunmak üzere sahabe ve tabiûndan iki ekip görevlendirdi. Bu ekiplere, herkesin karşı çıkamayacağı imkânlar ve bağışlar sağladı. Bu kişilerin sahabeden olanları arasında, Ebu Hureyre, Amr bin elÂs, Muğîre bin Şûbe ve Semüre bin Cündeb (ölm. 60/680) de vardır.” Tâbiûn ekibinde en önemli isim ise yine bir Emevîci olan Zührî’nin rivayet kaynağı sayılan Urve bin Zübeyr’dir. Urve’nin Âişe’ye dayandırdığı şu rivayetine bakmak bile nasıl bir ‘Emevîci’ olduğunu anlamaya yeter:
“Hz. Âişe demiştir ki, bir gün Hz. Peygamber’le oturuyorduk; o sırada Ali ve Abbas içeri girdiler. Hz. Peygamber onları görünce bana şöyle dedi: ‘Ey Âişe! Şu ikisi var ya! Bu ikisi benim dinimin dışında bir din üzerine ölecekler. Cehennem ehlinden birilerine bakmak isteyenler işte bu ikisine baksın.”
Çok hızlı bir Ali düşmanı olan Amr bin elÂs ise hızlı bir Emevîci ve İmamı Âzam düşmanı olan Buharî tarafından da kayda geçirilen (bk. Buharî, kitabu’ledeb) şu lanetli sözü hadis diye rivayet etmiştir: “Ebu Talib’in (Ali’nin babası ve Hz. Peygamber’in amcası) ailesi benim dostlarım değildir; benim dostum Allah ve müminlerin salihleridir.” Ebu Hureyre ise Küfe Mescidi’ne gidip kendisinin asla yalan söylemediğini, halkın onu yalancı diye damgalamasının doğru olmadığını anlatan bir nutuk çektikten sonra şu melun sözü hadis diye rivayet etmiştir:
“Allah’ı tanık tutarak yemin ederim ki, Peygamber’in ‘benden sonra çıkacak bid’at’ dediği şeyi Ali çıkarmıştır.”
Ali hakkındaki bu hayasız yalan Muaviye’ye ulaştırıldığında Muaviye, Ebu Hureyre’yi para ile ödüllendirmiş arkasından da onu Medine valiliğine getirmiştir.
İmamı Âzam, bu Ebu Hureyre’ye çıkan hadisleri kabul etmiyordu. Yani tek rivayetçisi Ebu Hureyre olan hadisleri hükme esas almıyordu. (Ebu Reyye, elAdvâ’, 180)
Semüre bin Cündeb’in yaptığı bu yalancılıklara bile taş çıkartacak bir kötülüktür. Muaviye, bu kişiye, yüz bin dirhem gibi büyük bir para vadederek Bakara suresi 204205. ayetlerinin Ali hakkında indiğini söylemesini sağlamıştır. O iki ayet şunlardır:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, onun dünya hayatına ilişkin sözü senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah’ı tanık tutar. Oysaki o, düşmanların en yamanıdır. Yanından ayrıldığında/ iş başına geçtiğinde yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için işe koyulur. Oysaki Allah fesadı sevmez.”
Semüre, bu iki ayetin Ali hakkında indiğini söylemek gibi dehşet verici yalanına bir alçak iddia daha eklemiştir. Demiştir ki, Bakara suresi 207. ayet, Ali’yi şehit eden İbn Mülcem hakkında nazil oldu. O ayet şöyle:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, benliğini Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek için satar.”
Demek ki Semüre zalimine göre Allah, kitabında Hz. Ali’yi katleden bir teröristi övmekte ve ödüllendirmektedir. Olayın bundan sonrası çok daha dehşet vericidir: Semüre, istenen yalanı uydurup yayınca doğruca Muaviye’ye gitti. Muaviye ona bin dirhem ödül verdi, Semüre kabul etmedi. İki bin verdi, onu da kabul etmedi, üç bin verdi, onu da kabul etmedi. Sonunda dört bin dirhem verince o da kabul edip sustu. (İbn Ebil Hadîd, Şerhu Nehcü’lBelâğa, 1/358361; Seyyid Murteza elAskerî, Ahâdîsu Ummi’lMü’minîn Âişe, 1/374375)
Tarihçi Taberî, Hicrî 50. yıl olaylarını anlattığı bölümde, bu Semüre’nin, Emevîler lehine ne kadar insanı katlettiğini bize söylemektedir. Emevîlerin has adamlarından Ziyad bin Ebîh’in bir süre vekâleten valiliğe getirdiği Semüre, Basra ve Küfe valilikleri sırasında Emevîlerin düşman bildiği sekiz bin insanı öldürmüştür. Bunlar içinde devrin en büyük Kur’an ehli âlimlerinden 47 kişi de vardı.
Ziyad, Semüre’nin vekil valiliği sırasında ölünce Muaviye, asil vali olmayı bekleyen Semüre’yi vali yapmadığı gibi vekâleten yürüttüğü Basra valiliğinden de azletti. Azil haberi üzerine Semüre’nin söylediği söz, tarihin bütün ‘zalim yardakçılarının kişilik yapısını ve Müslümanların nasıl aldatıldığını, bugünkü Müslümanlar içinden Haçlılarla işbirliği yapanların tarihî atalarının kimler olduğunu anlatması bakımından muhteşem bir ibret tablosudur. Azil haberini alan Semüre şöyle diyor:
“Allah Muaviye’ye lanet etsin! Eğer ben, Muaviye’ye itaat ettiğim kadar Allah’a itaat etseydim bana ebediyyen azap etmezdi.” (Taberî, Tarih, 53. yıl olaylar; İbnü’lEsîr, elKâmil, 3/195; Askeri, Âişe, 1/376)
Kaynaklar, bu Semüre hakkında Hz. Peygamber’in mucize bir ihbarını bize ulaştırmaktadır. Hz. Peygamber, Semüre’nin de içlerinde bulunduğu birkaç kişilik bir sahabe grubu için şöyle demiştir:
“Bunların en son öleni cehenneme gidecektir.”
O grup içindekilerin en son öleninin Semüre olduğu da kaynaklar tarafından haber verilmektedir. (bk. Belâzürî, Ensâbu’lEşrâf, 13/ 185)
Emevîler lehine hadis uydurmanın öncülerinden bir diğeri olan Muğîre bin Şu’be’ye gelince bu adam Kûfe’de yedi yılı aşkın bir süre valilik yaptı. Bu valiliğinin en öne çıkmış icraatı, Hz. Ali’ye mihrap ve minberlerden lanet okutması oldu. Bu Muğîre bir gün, Ali’ye sevgisiyle bilinen Sa’sa’a bin Sûhan elAbdî’yi yanma çağırıp şu dehşet verici nasihati yaptı:
“Seni uyarıyorum. Sakın bana Osman hakkında bir eleştiri yaptığın bildirilmesin, sakın bana Ali’yi açıkça övdüğün de bildirilmesin. Ali’nin üstünlükleriyle ilgili benim bildiklerim senin bildiklerinden çok fazladır. Fakat bugün onu istemeyen bir saltanatın hükmü altındayız. Ali’yi kötülemek üzere bu makamlara getirildik. Bildiğimiz birçok şeyi bu saltanat rahatsız olmasın diye takıyye yaparak saklamak zorundayız.
Eğer Ali’nin üstünlüklerini anlatmak istiyorsan bunu evinin içinde dostların arasında yap. Ama sakın camide, halk arasında yapma. Çünkü bizi buraya atayan halife böyle bir şeyi asla tahammülle karşılamaz, bu konuda asla mazeret kabul etmez.” (Taberî, Tarih, 6/108: 43. yıl olayları; Askerî, Âişe, 1/376)
Uydurmacıların Hz. Ali’ye düşmanlıkları
Ziyad bin Ebîh, Muaviye’ye jurnalleyeceği (şikâyet edeceği) insanları şöyle damgalıyordu: “Ali’nin dinindendir.” Muaviye’nin bu durumda standart cevabı şuydu:
“Ali’nin dini üzere olanları katledin.”
Bugünün emperyalizmle iş birlikçi dincileri de aynen Muaviye gibi, kendilerine ters yorumlar yapan din bilginlerini ‘yeni bir din kurmak’ ithamıyla karalamaktadırlar. Şu bir gerçek ki, Emevî damarının emperyalizmle iş birliğini ‘siyaset’ bilen çocukları, İslam mirası içinde yüzlerle ifade edilen görüşlerden sadece onların benimsediği görüşü övmeniz halinde size Müslüman demektedirler. Onların görüşlerine aykırı herhangi bir görüşü temsil etmeniz halinde, bu görüş isterse açık bir Kur’an ayetine dayansın, sizi ‘reform yaparak yeni bir din kurmak’la itham etme vicdansızlığına anında tenezzül etmektedirler.
Muaviye, “Ali’nin dinindendir” damgasını vurduğu veya vurdurduğu kişileri bazen diri diri gömdürerek öldürtüyordu. Mesela Hz. Ali’ye dostluğuyla ünlü büyük sahabî Hucr bin Adî (ölm. 51/671) ve elHas’amî, Muaviye tarafından bu şekilde öldürülmüştür. Bu tür idamların ardından öldürülenlere müsle yapılıyordu. Müsle, cahiliye araplarının düşmanlarını öldürdükten sonra onların gözlerini, burnunu, kulaklarını, dudaklarını vs. keserek hınçlarını dindirmelerine denir.
Bu cahiliye âdetinde en büyük şöhret Muaviye’nin annesi Hind’indir. Bu Hind, Uhud Savaşı’nda pusu kurdurup öldürttüğü Peygamberin amcası Hamza’nın göğsünü yardırıp ciğerlerini çıkartmış, ağzına alıp çiğnemiştir. Hind, ayrıca Hamza’nın kulaklarını, gözlerini, burnunu kestirip bir tele dizerek gerdanlık yapıp Mekke putperestlerinin kodamanlarına hediye olarak götürmüştür. Sahabe nesli, Muaviye’yi, annesi Hind’in bu müsleciliği yüzünden ‘İbnü Âkilet’il Ekbâd’ (ciğer çiğneyen karının oğlu) diye anardı.
Şam’ın Muaviye’ce uydurtulan hadislerle yüceltildiği sırada, Ebu Hureyre tarafından ‘cehennem kenti’ gösterilen yerlerden biri de Konstantiniyye yani İstanbul’du. Ne ilginçtir ki, aynı İstanbul, Muaviye’nin oğlu Yezid’in komutasında kuşatıldığında Emevîler adına hadis uydurma uzmanları hiç vakit kaybetmeden şu uydurmayı piyasaya sürmüşlerdir:
“Konstantiniyye elbette fetholunacaktır; ne güzel komutandır onu fethedecek komutan ve ne güzel ordudur onu fethedecek ordu!”
Muaviye, ‘Şam Abdalları’ hadisini de uydurtmuş ve bu fitne kentini bir tür ‘evliya kenti’ ilan ettirmiştir. Aynı sıralarda, kendisinin ‘Peygamber’in vahiy kâtipleri arasında yer aldığı’ yolundaki büyük iftirayı da yaymıştır. Halbuki o, sözde Müslüman olduğu sırada vahiy zaten bitmişti. Neyin kâtipliğini yapacaktı?! Gerçek olan şu ki, “Muaviye ne vahiy kâtipleri arasında yer almıştır ne de Kur’an’dan bir tek kelime yazmıştır.” (Ebu Reyye, 97104)
İslam’ın ilk terörist mezhebi olan ve Hz. Ali’yi de öldüren
Haricî mezhebinden ayrılıp tövbe etmiş bir zat şöyle konuşuyor:
“Bu hadisler din haline getirildi; o halde dininizi kimden aldığınıza dikkat edin. Biz bir zamanlar, işimize gelen bir söz bulduğumuzda onu hemen hadis yapıverirdik.” (Ebu Reyye, 110)
Hadis tarihçisi İbn Hacer elAskalânî (ölm. 852/1448), eseri Fethu’lBârî’de (bk. 1/161) şu uyarıyı yapıyor:
“Cahil takımdan bazıları öyle bir aldanışa saplandılar ki, dinde özendirme veya sakındırma adı altında hadisler uydurdular ve savunmasını da şöyle yaptılar: ‘Biz bunları yaparken Peygamber’e yalan isnat etmiyoruz; onun şeriatini güçlendiriyoruz.” (Benzeri uydurmacılık gerekçeleri için bk. Ebu Reyye, 111112)
Hammâd bin Zeyd (ölm. 179/795), olup bitenleri şu cümle ile özetliyor:
“Sapıklar, Hz. Peygamber’e isnat ederek 12 bin hadis uydurdular.” (Ebu Reyye, 117)
Hadis uydurmada kullanılan şeytanî yollar ikidir:
Doğrudan doğruya Peygamber’e yalan isnat etmek. Yahudi dönmeleri Ka’b ve arkadaşlarının yolu buydu.
Sahabîleri, özellikle eleştiri üstü tutulanlarını aracı yaparak rivayette bulunmak.
Bu ikinci yol, özellikle Hz. Âişe için kullanılmıştır. Âişe, sahabenin bilgin ve fakîh şahsiyetlerinden biridir. Onun rivayetiymiş gibi gösterilen uydurmalar, kolay kolay eleştirilemez, eleştirilememiştir. Uydurmacılar bu yolu iyi kullanmışlardır. Ve bakıyoruz, Hz. Âişe’yi ‘en çok hadis rivayet edenler’ (elMüksirûn) arasında gösteriyorlar. Oysaki ona rivayet ettirilen hadislerin büyük bir kısmı onun hadis konusundaki ölçülerine asla uymamaktadır. Nitekim üzerinde olduğumuz konunun büyük otoritelerinden biri olan çağdaş Iraklı bilgin Seyyid Murtaza elAskerî, bu noktaya temas etmekte ve ilk iki halife döneminde Âişe’ye isnat edilen hadis sayısının ancak onlarla ifade edilebileceğini söylemektedir. (Askerî, Âişe, 103) Rivayeti Hz. Âişe’ye nispet edilen hadislerin yüzlere varması sonraki zamanlarda oynanan oyunun bir eseridir.
‘Hadis eğlencesi’ ve bir Kur’an mucizesi
‘Hadis eğlencesi’ (lehve’lhadîs) deyimi, Kur’an’ın Lokman suresi 6. ayetinden alınmış ve deyimin özünü oluşturduğu için ‘hadis’ kelimesi terim anlamıyla aynen korunmuştur. Anılan surenin 6 ve 7. ayetleri, hadis eğlencesi satın alarak insanları hiçbir ilme dayanmaksızın Allah’ın yolundan saptırıp dini alay konusu haline getirenleri korkunç bir sonun beklediğini duyurmaktadır:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak için hadis/laf eğlencesi satın alır ve onu alay konusu edinir. Böylelerine rezil edici bir azap vardır. Ayetlerimiz ona okunduğunda, böbürlenerek yüzünü çevirir. Sanki onları hiç işitmemiştir, sanki kulaklarında bir ağırlık vardır. İşte böylesini, korkunç bir azapla muştula.”
Bu ayetlerin sergilediği ürpertici haberi iyi kavramak için Yusuf suresinin son ayetini de dikkate almak gerekiyor. Kur’an orada kendisiyle ilgili mucize bir tespit yapmaktadır:
“Bu Kur’an, uydurulan bir hadis değildir. Tam aksine o, kendinden önceki vahyin bir tasdiki, her şeyin bir ayrıntılandırılması, iman sahiplerine bir kılavuz ve bir rahmettir.” (Yusuf, 111; ayrıca bk. Yunus, 37)
Kur’an yine hadis kelimesini kullanarak iki yerde de şunu soruyor:
‘Kur’an’dan sonra hangi hadise iman ediyorlar?” (A’raf, 185; Mürselât, 50)
Görülüyor ki Kur’an, kendisinin başına dert açacak, uydurma hadisler yıkımına dikkat çekerek bağlılarını mucize bir ihtarla uyarmıştır. Kur’an dininin başına en büyük sıkıntılar ilk günden itibaren hep bu uydurulmuş hadisler yüzünden gelmiştir. Bu uydurulmuş sözlerdir ki, Allah’ın ‘kuşkusuz, çelişmesiz, aydınlık, apaçık, ayrıntılı’ dinini, tutarsızlıkların, çelişmelerin, tartışmaların kümelendiği bir kaosa çevirmiş ve Kur’an’a giden yolu dikenlemiştir.
Hadis uydurma sürecinin başlamasıyla Kur’an dininin bir hurafe talanına maruz kalacağını ilk fark eden ve bu yolu şuurlu bir biçimde tıkayan ilk büyük muvahhit, Halife Ömer olmuştur. Son araştırmalar, onun öldürülmesinde bu tavrının da etkili olduğunu ciddi biçimde düşündüren belgeler ortaya çıkardı.
Hz. Ömer, tutumunun gerekçesini şöyle özetliyordu:
“Allah’ın kitabı yanında din kaynağına vücut veremeyiz; böyle bir şey, eski ümmetlerin başına geleni bizim de başımıza getirir ve Kur’an’dan koparız. Allah’ın kitabı dışındaki kitaplar, Peygamberimize isnat edilen sözlerden de oluşsa yok edilmelidir.”
Ve Ömer, valilerine genelge göndererek, bu tip kitapların tümünü imha ettirmiştir. İmamı Âzam (ölm. 150/767) ise şu ilkeyi esas almıştır:
“Kur’an’a ters düşen hiçbir söz, Hz. Peygamber’in ağzından çıkmış olamaz.”
Büyük İmam’ın bu tavrı, onun küfürle itham edilmesine bile sebep olmuş ve devrinin bazı fakîhleri tarafından ‘İslam’ı tahrip etmek’le suçlanmıştır. Ne ilginçtir ki, İmamı Âzam’a cephe alanlar listesinde önemli isimlerden biri de Kütübi Sitte (hadisleri toplayan kitapların en ünlü 6 tanesi) müelliflerinin en ünlüsü Buharî’dir. İmamı Âzam’dan 106 yıl sonra ölmüş bulunan Buharî, İmamı Âzam için ‘güvenilmez adam’ diyor ve dolaylı ifadelerle, büyük imamın kâfir olduğunu iddia ediyor. (Ayrıntılar ve kaynaklar için ilk dipnotta yer verdiğimiz yayıncının İmamı Âzam eserine bakılabilir.)
“İmamı Âzam güvenilmez ise Buharî neden ve nasıl güvenilir oluyor?” diye sorulmamıştır.
Halife Ömer ve İmamı Âzam’ın tavrını izleyen birçok bilgin gelip geçti. Ne yazık ki uydurmacılık karanlığı onların tuttukları ışığı etkisiz kıldığı için kitleler Kur’an’la bir türlü kucaklaşamadılar. Ve Müslümanların başına ne geldiyse bu yüzden geldi.
Hz. Ömer’in hadisler meselesindeki tavrını tarihsel bir gerçek olarak bilmekteyiz. Halifenin bu tavrının uydurmacılar için yarattığı tedirginliği aşmak için yine hadis uydurma yoluna gidilmiştir. Hadis diye pazarlanan şu hezeyana bakın:
“Allahım! Benden sonra gelen halifelerime rahmet eyle! Onlar benim hadislerimi ve sünnetimi rivayet ederler ve onunla halka belletip öğretirler.” (Elbanî, elAhâdîs ezZaîfa ve’l Mevzûa, 2/247, no: 854)
Tarihî hakikat, bu uydurmada söylenenin tam tersidir. Halifelerin en dirayetlisi, en muvahhidi bu söylenenin tam aksini yapmış, Kur’an dışında herhangi bir söz kümesinin, hadisler bile olsa, din kaynağı yapılmasını Ehli Kitap sapıklığına dönüş olarak nitelemiştir.
‘Yüzyılımızın Hadis Allâmesi’ unvanıyla anılan Nâsıruddin elElbânî (ölm. 1999) bu sözü tanıtırken bunun sadece uydurmalığını belirtmekle kalmamış, onu ‘batıl’ olarak nitelemiş ve bu nitelemenin tarihsel belgelerini de önümüze koymuştur. (Elbanî, age. 2/247249)
Uydurma hadislerin İslam’a musallat ettiği sıkıntının büyüklüğünü çağımızda en gür sesle haykıran ilk düşünür, Mısırlı müfessir Muhammed Abduh (ölm. 1905) ve mesai arkadaşları oldu. Dini, uydurma hadislerin vücut verdiği hurafe tufanından selamete çıkarmanın tek yolunu kayıtsız şartsız Kur’an’a dönüş olarak belirleyen Abduh, ‘Fâtiha suresi tefsirinde şöyle diyor:
“Müslümanların bu asırda Kur’an’dan başka imamları yoktur. Ezher’de okutulanlar ve benzeri kitaplar var olduğu sürece bu ümmet ayağa kalkamaz. Ümmeti ayağa kaldıracak ruh, ilk dönemde hâkim olan Kur’an ruhudur. Kur’an’ın dışında her şey Kur’an’ı bilmek ve onu yaşamakla aramıza konmuş engeldir. Zihinlerimizdekileri işe karıştırmadan inancımızı Allah’ın Kitabı’na sunduğumuzda sapıtıp sapıtmadığımız ortaya çıkacaktır. İslamiyet, mensuplarının uydurduğu hurafeler ve aşırı gidenlerin bulaştırdıkları yalanlar kadar büyük bir musibete maruz kalmamıştır. Bunlar, Müslümanların akıllarını fesada uğratmış, yabancıların da İslam’ın temelleri üzerinde kötü düşünmelerine yol açmıştır.”
Hadis meselesinde çıkış yolunun esası şudur: Hadis diye rivayet edilen söz, akla ve Kur’an’a uygun olacak. Değilse onu Peygamber’in sözü kabul etmek akla da Kur’an’a da karşı çıkmak demektir. Hadisçilerin önümüze yığdıkları kişiler zinciri (sened) hiçbir bağlayıcılık taşımaz. O senetler üzerinde nasıl oynandığı, nasıl düzenbazlıklar sergilendiği hadis konusuyla uğraşanların malumudur.
Bu oyunların labirentine girerek neyi ispatlamanın peşinde olacağız. Söz akla ve Kur’an’a aykırı ise o senetler ne anlam ifade edebilir? Onları anlamlı bulmakta ısrar ederek Hz. Peygamber’i akla ve Kur’an’a aykırılığa âlet mi edeceğiz? Uydurmacılar, bu senet tezgahçılığının bir gün sırıtacağını, deşifre edileceğini bildikleri için daha baştan tedbir almışlardır. Uydurmaları arasına şu hezeyanı da koymuşlardır:
“Hadis yazdığınız zaman onu kişiler zinciri ile yazın. Eğer söz doğru ise sevabına siz de katılırsınız; doğru değilse günah, kişiler zincirinde yer alanların olur.” (Uydurma için bk. Elbanî, elAhâdîs ezZaîfa ve’lMevzûa, 2/225, no: 822)
İmamı Âzam bu tür sözlere ‘hezeyan’ diyordu ve Emevîlerin uşaklığını yapan sözde ulema da onu “Peygamber’in hadislerine hezeyan diyor” diye suçluyordu. Hiç utanıp arlanmadan...
Elbanî’nin ortaya koyduğu tablo
Hadisler konusunda son birkaç yüzyılın en hacimli ve dirayetli çalışmasını yapan din âlimi, Arnavut asıllı bir Arap olan Nâsıruddin elElbanî (ölm. 1999) oldu. Yaklaşık yarım asırlık bir çalışmayla vücuda getirdiği eser genel adıyla ‘elAhâdîs’ olarak bilinir. Her biri büyük boy beş yüz ila yedi yüz elli sayfa arası otuz bir ciltten oluşan bu anıt eser iki kısma ayrılmıştır:
11 ciltten oluşan ilk kısımda sahih yani güvenilebilecek hadisler, bütün senetleri, şecereleri, hakkında söylenenler kayda geçirilerek ele alınmıştır. Bu kısımda tespiti yapılan hadislerin toplam sayısı 4035’tir.
20 ciltten oluşan ezZaîfa kısmında ise güvenilemeyecek hadisler, aynı yöntem ve titizlikle kayda geçirilmiştir. Bunlar ya açık uydurmadır ya İslam’a açıkça aykırı olduğu için reddedilmesi gereken sözlerdir veya rivayetçileri bakımından güven vermeyecek rivayetlerdir. Bu kısımda ele alınan hadis sayısı 7162’dir. Yani ‘güvenilebilecek’ diye nitelenebilecek sözlerin iki katı.
Elbanî’nin bu tespiti, Müslümanlara belletilen yalanların tablosunu göstermesi bakımından çok önemlidir ve tarihsel bir değere sahiptir. Ancak şunu da ilave etmeliyiz:
Elbanî’nin güven kıstası, rivayetlerin senetlerinin (rivayetçi kişiler zincirinin) durumudur. Elbanî, bir hadis eğer senedi bakımından ‘güvenilir’ notu alacak durumda ise onu akıl ve Kur’an’a aykırılık yüzünden ‘güvenilmez’ ilan etmemiştir.
İmamı Âzam’la başlayan ama sonraki zamanlarda durdurulan ‘akıl ve Kur’an’a uygunluk kıstası’ işletilirse, Elbanî’nin ‘güvenilir’ damgalı rakamının en az yarısı gider. Geriye kalan iki bin civarındaki sözün akla ve Kur’an’a aykırı olmadığı için tutulanlarının önemli bir kısmı da sırf bu aykırılığa çarpmaması yüzünden ‘hadis’ unvanı almış olacaktır. Mütevâtir olduğu için değil. Kısacası, senet ve akıl kıstasları tam uygulandığında geriye kalacak rakam, ilk iki halife döneminde tedavül eden hadis sayısıdır ki o da beş yüz civarıdır.
Uydurma hadislere karşı çıkış
Dinde ikinci kaynak sayılan ‘sünnet’, başlangıçta Hz. Peygamber’in eylemlerini ifade ediyordu. Sünnetin omurgasında iki kavram vardı: Amel ve siret. Yani eylem ve hareket tarzı. Sonraki zamanlarda hadisçiler bunu genişleterek sünnete ‘söz’ü de eklediler. Böylece sünnetin omurgasında üç kelime yer almaya başladı: Amel, siret ve söz yani hadis. Bu demektir ki; “Sünnetin bir parçası anlamında hadis kelimesi, sonradan üretilmiş bir terimdir. Ne lügatte ne de sünnet konusunun literatüründe mevcuttur.” (Mahmud Ebu Reyye, Advâ ’ ale’sSünneti’lMuhammediyye, 12)
Kaldı ki, ‘sünnet’ sözü de her zaman Peygamber’in eylem ve tavrını ifade etmemektedir. Hanefî fıkhının en büyük fakihlerinden biri olan Ebu Zeyd edDebûsî (ölm. 430/1038) bu konuda şöyle yazıyor:
“Sünnet, mutlak anlamda Peygamber’in tavrını ifade etmediği gibi her geçtiği yerde vücup da ifade etmez. Aynen bunun gibi, sahabenin ‘Peygamber bize şöyle emretti, bizi şundan yasakladı’ türünden sözleri de bu iddiaların tümünün Hz. Peygamber’e mal edilmesini gerektirmez. Sahabenin, Hulefai Râşidîn’in sözlerini dinlemeleri, onların buyruklarına boyun eğmeleri de onların sözlerinin Peygamber’den kaynaklanması yüzünden değildir; halifelerin ululemr olması yüzündendir. Allah “Sizin seçtiğiniz yöneticilere itaat edin” (Nisa, 59) buyurduğu için onların sözlerine uyulmuştur, yoksa onların her yaptığı, Peygamber’in fiillerinin bir tekrarı değildir.” (Ebu Zeyd Debûsî, Takvîmu’lEdille, 83)
Hz. Peygamber’in, sözlerinin yazılmasını yasaklamasının bizi götürdüğü gerçek de budur. Hz. Peygamber’in daha sonraki zamanlarda sözlerinin yazılmasına izin verdiği yönündeki rivayet temelden yalandır. O izin, bir tek konuda, kamuya duyuru yanı olan bir tek konuşmanın yazılması için verilmiştir ki hadis yazımına izinle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu böyle olduğu içindir ki, Yahudi dönmeleriyle onlarla iş birliğine giden Emevîlerin oyunlarına alet olan birkaç yalancı (Ebu Hureyre, Semüre bin Cündeb vb.) dışında tüm sahabe hem Hz. Peygamber’in hayatında hem de ondan sonraki zamanda hadisleri yazmamak için âdeta çırpınmıştır. Hadislerin yazılması sözü bile onlar için uğursuzluk ifade ediyordu.
Emevîler, hesaplarına uygun sözleri uydurtup hadis adı altında yaygınlaştırınca bunların kayda geçmesi için gereken hamleyi de yaptılar ve güdüme aldıkları bazı kişileri kullanarak rivayetlerin tümünü yazıya geçirdiler. Bu iş için ilk görevlendirilen kişi olan İbn Şihab ezZührî (ölm. 124/741), bir Emevî yandaşı olmasına rağmen, yazıya geçirme işi kendisine verildiğinde bundan nasıl rahatsız olduğunu, bu işten kurtulmak için nasıl çırpındığını bizzat kendisi anlatmaktadır. Bu noktada Hz. Ömer’in hadis rivayetini yasaklayan davranışı, meselenin esasını insanlığın önüne koymakta, ondan sonraki oyunların deşifre edilmesinde en güvenilir belgeyi elimize vermektedir.
Hadisler konusunda Kur’an ne diyor?
Kur’an’da ‘hadis’ kavramı Kur’an’a karşı konan söz anlamında daima olumsuz kullanılmaktadır. Söz anlamındaki ‘hadis’ kelimesini Kur’an kendisi için de kullanır. Buna bakarak, ‘hadis’ kelime ve kavramının Kur’an’da övüldüğünü düşünmeye kalkanlar görülmektedir. Ancak Kur’an’ı dikkatle okuyanlar şu gerçeği hemen göreceklerdir:
‘‘Kur’an, kendisi dışında iman ve kutsallık konusu yapılacak hadis istemiyor. İşte bu istemeyişini ifade ettiği her yerde hadis kelimesini kullanmaktadır. Buna istisna oluşturacak ne bir ayet vardır ne de bir ima. Demek ki ilahi kitap, ileriki zamanlarda ‘hadis’ patentli sözlerle kendisinin başına hangi sıkıntıların açılacağını mucize bir biçimde ihbar etmekte ve müminlerini uyarıp donatmaktadır. Tabii bu donanımdan yararlanmak, Kur’an mümini olma şartına bağlı bulunuyor. Dinini Peygamber’e yalan isnat etmeyi meslek haline getirmiş ‘hadis üreticileri’nin tekeline vermiş olanlar bu Kur’ansal uyarıdan hiçbir hayır görmezler.’’
Kur’an, ‘hadis’ meselesinde şu mucize beyanları idrakimize ulaştırmıştır:
“Hadis/söz bakımından, Allah’tan daha sadık kim olabilir?” (Nisa, 87)
“Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?” (A’raf, 185; Mürselât, 50)
“Bu Kur’an, uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; aksine o, önündekini tasdikleyici, her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve bir rahmettir.” (Yusuf, 111)
“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak için hadis/laf eğlencesi satın alır ve onu alay konusu edinir. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır. Ayetlerimiz ona okunduğunda, böbürlenerek yüzünü çevirir. Sanki onları hiç işitmemiştir, sanki kulaklarında bir ağırlık vardır. İşte böylesini, korkunç bir azapla muştula.” (Lukman, 67)
“İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana hak olarak okuyoruz. Hal böyle iken, Allah’tan ve onun ayetlerinden sonra hangi hadise/söze inanıyorlar?!” (Câsiye, 6)
“Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir hadis/söz getirsinler.” (Tûr, 34)
Biraz önce söylediğimiz gibi dinde ikinci kaynak nitelemesi, esasında ‘amelî sünnet’i ifade etmektedir. Nitekim, İmamı
Âzam’m ve onu takiben İmamı Mâlik’in sünnet anlayışı da budur. İmamı Mâlik sünnet konusunda sürekli ve ısrarlı izlenen amel ve sîreti esas alır, bunun dışındaki rivayetleri, hadis de olsalar terk ederdi. Ve bu davranışını şöyle savunurdu:
“Benim için en sevimli hadis, Medine halkının üzerinde ittifak ettikleri fiilî gerçeklerdir.” (Ebu Reyye, 14)
Bu noktayı değerlendiren ünlü usulcü Şâtıbî (ölm. 790/1388), sünnetin son tahlilde Kur’an’a indirgenmesi gerektiğini söylemekte ve şu ayeti kanıt göstermektedir:
“Sana da bu zikri/Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.” (Nahl, 44)
Demek oluyor ki Peygamber’in insanlara gerçeği ve dini açıklamak için başvuracağı ‘açıklayıcı’ da Kur’an’dır. O halde sünnetin esası da Kur’an’dadır. Bunun anlamı, başına her “Peygamber dedi ki...” getirilen sözün sünnet sayılması olmayacaktır elbette. Bunun anlamı, sünnetin gerçekten sünnet olduğunun kıstas ve denetim kaynağının Kur’an olması gerektiğidir. Yani, sünnet ve hadis Kur’an’a vurulacaktır, Kur’an onlara değil. Ne yazık ki, İslam tarihi bunun tersini yaparak Kur’an’ı, sünnet diye ortaya konmuş malzemeye, özellikle hadis unvanlı sözlere uydurmaya çalışmış, böylece Peygamber’i Allah’ın hizmetinde kabul etmek yerine Allah’ı Peygamber’in hizmetinde göstermek gibi vahim bir şirk yoluna meyletmiştir.
İmamı Âzam, bu yıkıcı eğilime karşı çıkan en büyük muvahhitlerden biridir. O büyük muvahhit dâhiyi, “Ümmet içinde fitne çıkarıyor, ‘‘Peygamber’in sünnetini dışlıyor, sünnete aykırı davranıyor” diyerek şehit ettiler. Peki, peygamber ehlibeytini ve İmamı Âzam’ı katleden o Emevînin yolundan yürümekte ısrar edenlerin derdi nedir? Bunu ne için yapıyorlar? Peygamber evladını katledip uydurma hadislerle dini Kur’an’ın elinden almaya kalkan Emevî despotlarının hatırı ve hatırası için.
İmamı Âzam’ın mücadelesi
Mezhepler fıkhının babası sayılan İmamı Âzam’ın hadisler konusunda manifesto sayılacak fikri, bizzat kendisi tarafından şöyle ifade edilmiştir:
“Önüme getirilen söz gerçekten Peygamber’in sözü ise başım gözüm üstüne. Sahabîlere ait sözler arasında bir tercihte bulunuruz ama tamamını dışlamayız. Eğer söz, sahabeden sonrakilerin sözleri ise onunla bağlı kalmayız; kendi içtihadımızı kendimiz yaparız.”
İmamı Âzam gündem yapıldığında akla gelen ilk mesele ‘sünnet ve hadisler’ meselesidir. Ebu Hanîfe ile ilgili en doyurucu eserlerden birini yazan Mısırlı bilgin muhammed Ebu Zehre (ölm. 1974), Büyük İmam’ın hadislerle ilgili fikir ve tavrının onun aleyhinde nasıl iftira konusu yapıldığını çok güzel anlatmıştır. Önce onu dinleyelim:
“Ebu Hanîfe, daha sağlığında sünnete muhalefetle itham olunmuştur. Ölümünden sonra onun değerini düşürmek isteyenlerin büyük bölümü de bu ithamı ileri sürenler olmuştur. Ebu Hanîfe bizzat kendisi bu töhmeti reddetmektedir.” (Ebu Zehre, Ebu Hanîfe, 236237)
Ebu Hanîfe, âhad haberleri (mütevâtir olmayan hadisleri), Kur’an’ın genel anlamlarını tahsiste (özelleştirmede) veya neshetmede (hükümden düşürmede) kullanmıyordu. Şöyle düşünüyordu: “Bu rivayetler, nihayet zannî (sanıya dayalı) nakillerdir. Hz. Peygamber’in ağzından çıktıkları kesin değildir.
Halbuki Kur’an ayetleri yakînî (kesin ve tartışmasız) beyanlardır. Kuvvetli delili zayıf delile tercih etmek mecburiyetindeyiz.”
İmamı Âzam, işte bu gerekçeyle, mesela, “Fâtiha suresi okunmadan namaz olmaz” anlamındaki hadis rivayetini Kur’an’ın, “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” ayetine aykırı bularak hüküm dışı tutmuştur. (Heytemî, elHayrâtü’lHisân, 147)
Bize göre Kur’an’ın herhangi tür bir hadisle (velevki mütevâtir olsun) neshedilebileceğini kabul etmek, Kur’an’ın tevhit ruhuna, ulûhiyet ve peygamberlik anlayışına tamamen aykırıdır.
İmamı Âzam’ın, haberi vâhidin Kur’an’ı nesh ve tahsis edemeyeceğini ancak mütevâtir ve meşhur hadislerin bunu yapabileceğini kabul ettiği söylenmektedir. Biz Ebu Hanîfe’nin böyle bir görüşü benimsemiş olmasını mümkün görmüyoruz; çünkü bu görüş onun tarihe mal olmuş bütün mesajlarına, bütün icraatına aykırıdır.
Haberi vâhit, mütevâtir derecesine ulaşmayan hadislerin tümünün ortak adıdır. Mütevâtir hadis ise; “Yalan söylemek üzere bir araya gelmeleri aklen ve tarihen mümkün olmayacak bir topluluk tarafından bildirilen sözdür.”
İmamı Âzam’a göre mütevâtir hadisler sadece birkaç tanedir. Bunların da sadece bir tanesi hem lafzı hem de anlamı bakımından Hz. Peygamber’in ağzından çıktığı gibi nakledilmiştir. Diğer mütevâtir hadisler sadece anlam yönünden Peygamberimizin sözüdür. Mütevâtir hadislerin durumu bile bu iken vâhit haber denen diğer hadislerin bağlayıcılığı nasıl kabul edilebilir?
İmamı Azam vâhit haberleri fıkıh meselelerinde, özellikle ibadetler alanında elbette ki delil olarak kullanmıştır; ancak Kur’an’ı nesh ve tahsis etmede, bir de muamelât alanında bu tür hadislere itibar etmemiştir. Hemen ekleyelim ki, İmamı Âzam, ibadetlerin temizlik (taharet) ile ilgili kısımlarını da muamelât alanına ilişkin hükümlere bağlı tutmuştur. Yani orada da içtihat ve akıl yürütmeyi mümkün görmüştür.
İmamı Âzam, mütevâtir fiilî sünnete aykırı vâhit haberleri reddediyordu. Mesela, yağmur yağması için dua, fiilî sünnetin verileri arasındadır ama yağmur yağması için namaz kılmak sadece vâhit haberle belirlenmiştir. İmamı Âzam, fiilî sünnetin bir verisi olan yağmur duasını sünnet olarak benimsiyor ama vâhit habere dayanan ‘yağmur yağsın diye namaz’ (salâtü’listiska) rivayetine itibar etmiyor. Çünkü fiilî sünnette böyle bir namaz yoktur. Bir de, Kur’an ayetlerine dayalı bir kıyas yapma imkânının olduğu yerde vâhit haberi ikinci sıraya atmıştır. Yani Kur’an’la aklın birleştiği bir yerde, Peygamberimize nispeti mütevâtir olmayan rivayetleri devre dışı tutmuştur.
İmamı Azam, sahabe sözlerinin kullanımını da kıyas ve re’yin işlemeyeceği taabbudî (ibadete ilişkin) alanlara özgülemiştir. Sahabenin tarihsel belgeye bağlı fiilerini ise ihtiyatla kullanmıştır. Yani o fiilerin tümünü ‘dinsel hüküm’(nass) anlamında almamış sadece bir kısmını teşvik veya sakındırma türünden kişisel tavırlar olarak değerlendirmiştir. Kendisinin de içinde bulunduğu tâbiûn kuşağının söz ve fiillerine ise hiçbir üstünlük tanımamış, “Onlar adamsa biz de adamız; kendimiz içtihat ederiz” deyip noktayı koymuştur.
“Sahabe asrından başlayarak içtihat asırlarının sonuna kadar tüm fakîhler Kur’an’dan veya meşhur hadislerden aldıkları herhangi bir kurala ters düşen haberi vâhitleri bırakmışlar, onların Hz. Peygamber’e nispetini kabul etmemişlerdir.” “Hz. Âişe ‘Ailesinin ağlaması yüzünden ölü azap görür’ hadisini reddetmiştir. Çünkü Kur’anı Kerim ‘Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez’ diye bir esas koymuştur. Keza ‘Gözler
Allah’ı kavrayamaz’ ayetini esas alarak Hz. Peygamber’in Rabbini gördüğü yolundaki rivayeti de reddetmiştir.”
“Müçtehitler asrında Medine fakihlerinin üstadı olan İmam Mâlik, temel esaslara aykırı düşen haberi vâhitleri redderdi. ‘Üzerinde oruç borcu olan bir kimse ölür ise mirasçısı ondan ötürü oruç tutar’ hadisini reddetmiştir. Hadisle sabit olduğu halde genel esaslara dayanarak Şevval ayından 6 gün oruç tutmayı da yasaklamıştır.” (Ebu Zehre, Ebu Hanîfe, 249250)
Tehlikeli bir şirk söylemi: Hadislerin Kur’an’ı neshi
Kur’an’ın, hadisle hükümden düşürüleceğini kabul etmek, Allah’ın yetkisindeki bir şeyi beşerle paylaştırmaktır. Kur’an’ın defalarca belirttiği gibi Hz. Peygamber, son tahlilde bir beşerdir. Cenabı Hakk’ın verdiği bir hükmü onun sözü nasıl devre dışı bırakabilir! Kur’an, bırakın hükümlerini devre dışı tutmayı, vahyedilene bir sözle müdahalenin bile peygamberin şah damarının koparılmasıyla sonuçlanacak bir suç olduğunu bizzat Peygamber’e bildirmektedir.
“Eğer o peygamber bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. Sonra, ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” (Hâkka, 4447)
Gerçek şu ki, hadisçiler (ehlülhadis) diye anılan ulema, Hz, Peygamber’e ve sünnete saygı adı altında, Hristiyanların Hz. İsa’ya yaptıklarını yaparak dini Allah ile Peygamber arasında bölüştürmek anlamına gelecek işlere giriştiler. İslam’ın bütün ıstırabının kaynağı bu hatadır.
Bazı Hanefî âlimlerin de içlerinde olduğu gelenekçi fakîhlere göre, sünnetin, o arada hadislerin Kur’an’ı açıklaması (beyanı) üç şekilde olur:
Takrir Beyanı: Bundan maksat, sünnetin Kur’an ayetlerini pekiştirici bir beyan taşımasıdır. Bu beyan şekli, Kur’an’ın ruhuna ve taleplerine tamamen uygundur.
tefsir Beyanı: Sünnetin, hadislerin Kur’an ayetlerini yorumlamasıdır. Bu da Kur’an’ın ruhuna ve taleplerine uygundur. Elbette ki kendisinin yorumlanmasını isteyen bir kitabı herkesten önce onu tebliğ eden Peygamber yorumlayacaktır. Yeter ki Peygamber’e nispet edilen söz gerçekten onun olsun.
Tebdil Beyanı: Sünnetin, hadislerin Kur’an ayetlerini değiştirmesi, hükümden düşürmesidir. Böyle bir anlayış ve iddia, Kur’an’ın onlarca ayetine, Kur’an’ın uluhiyet ve peygamberlik anlayışına tamamen aykırıdır; şirk şaibeli bir iddiadır.
“Allah’ın kelimelerinde değişme/değiştirme olmaz. İşte budur o büyük kurtuluş.” (Yunus, 64)
“Allah’ın yaratışında/yarattığında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din, işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.” (Rum, 30)
Tebdil yapabilecek yetki ve güçte olana ‘mübeddil’ denir. Kur’an, sadece tebdil sözcüğünü değil, bu ‘mübeddil’ sözcüğünü de kullanarak deminden beri bahsettiğimiz şirke sapma noktasına dikkat çekiyor. Kur’an, insanda şu vicdanı yaratmak istiyor: Allah’ın kelamı ve tabiatın dengeleri söz konusu olduğunda, Allah dışında mübeddil aranamaz. Ararsanız felakete gidersiniz. İşte açık seçik ayetler:
“Allah’ın kelimelerini tebdil edecek hiçbir kuvvet ve kişi yoktur.” (En’am, 34)
Yine mübeddil kelimesinin kullanıldığı ama meseleyi daha da pekiştirmek için ‘tamamlama’ tabirinin de devreye sokulduğu bir ayette şöyle deniyor:
“Rabbinin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından I tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet J ve kişi yoktur. En iyi işiten, en iyi bilendir O.” (En’am, 115)
“Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kuvvet ve kişi yoktur. O’nun dışında bir sığmak/bir dayanak asla bulamazsın.” (Kehf, 27)
Bu ayette ‘değiştirecek kişi ve kuvvet’ anlamında kullanılan kelime ‘mübeddil’ kelimesidir. Eğer, Peygamber’in sözleri Allah’ın sözlerini, hâşâ, tebdil edebiliyorsa Peygamber Allah’ın ortağı veya benzeri olacaktır. Böyle bir yetkinin peygamber tarafından kullanılabileceğine dair bir açıklama hatta bir ima yoktur. Ama bunun tam tersini söyleyen yüzlerce ayet vardır.
Kur’an, kendine has mucize üslubuyla, Peygamber’in açıklama yetkisinin çerçevesini ve sınırını göstermiştir. Bu gösterime göre, Peygamber’in Kur’an’ı açıklaması yine Kur’an’la olacaktır. Şöyle diyor Kur’an: “Sana bu zikiri/Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.” (Nahl, 44)
Gözden kaçırılan veya halktan saklanan, işte burasıdır. Yani Kur’an, Peygamber’e Kur’an hakkında istediği gibi yorum yapma yetkisi vermiyor. Yorum yapılacaktır ve bunu öncelikle Peygamber yapacaktır ama bunun nihaî sınırları yine Kur’an’la çizilecektir.
Kısacası Kur’an, Peygamber’in açıklama yetkisini bile sınırlandırmıştır. Sınır, Kur’an’ın herhangi bir ayetini hükümden düşürme noktasıdır. Ahkâm (hukuk meseleleri) ayetlerinde yapılabilecek içtihat kavramını burada incelediğimiz mesele ile karıştırmayalım. O yetki ve onun kullanımı Kur’an tarafından verildiği yerlerde ve şartlarda kullanılır. Burada ele alınan mesele, bir otoritenin (bu Peygamber olabileceği gibi, bir konsil de olabilir), vahyin beyanlarının tebdil ve tağyire yetkili olup olmadığıdır.
Mevcut Hristiyanlıkta bu mümkündür çünkü kilise teolojisinde vahiy bir kitapla değil, bir kişiyle temsil edilir. Bu kişi İsa’dır. Ama İslam’da vahiy bir kişiyle yani Peygamberle değil, bir kitapla yani Kur’an’la temsil edilir. Bu demektir ki, Hristiyan teolojinin aksine tebdil dönemi Kur’an vahyinin bitişiyle bitmiştir. Çünkü vahiy bitmiştir. Vahyin izni çerçevesinde yorum serbesttir ama tebdil serbest değildir.
Tevhidin omurga noktası, olmazsa olmaz noktası burasıdır. Bu varsa tevhit vardır, yoksa yoktur. Bu omurgayı zedeleyecek tavırları, ‘Peygamber’e uyma, sünnete saygı’ yaftaları altında saklayarak, örtülü bir kilise zihniyetini Kur’an tevhidinin üstüne çullamak onun bunun hatırı için görmezlikten gelinecek bir yıkım değildir. Bütün bunlardan sonra bazıları şu soruyu sorabilir: “Peygamber’i dışlayıp peygambersiz bir din mi icat edelim?” Cevap şudur:
“Hayır, hâşâ! Peygambersiz din, otomatik olarak Kur’an’sız bir din demektir. Ama Kur’an’lı bir dinin Peygambersiz bir din olması söz konusu edilemez. Çünkü Peygamber Kur’an’ın içinde bütün boyutlarıyla vardır. Ama hadislerin içinde Kur’an bütün boyutlarıyla yoktur, olamaz. Kur’an’ın dışında Kur’an aranamaz. Siz dikkat edin de Peygambersiz bir din olmasın iddiası altında Kur’an’sız bir din icat etmeyin. Mesela, Yeşil Kuşak İslamı, Ilımlı İslam gibi.”
Kur’an’lı yani kitaplı bir din, Peygambersiz asla olmaz, ama tarih gösteriyor ki, peygamberli bir din her zaman kitaplı bir din değildir. Örnek Hristiyanlıktır. Gözümüzün önünde. İsa vardır ama ona vahyedilen İncil ortada yoktur. İncil, İsa’nın getirdikleri ile Pavlus’un mektupları arasında paylaştırılmıştır.
Pavlus teolojisinin kayma noktalarını nasıl tashih edeceksiniz? Bu tashihi ancak peygambere vahyedilen kitap yapar. Ama ortada, güvenilecek bir kitap yoktur. Çünkü ‘Peygamberi yüceltmek’ teranesiyle ortaya fırlayanlar, Kitap’ı tahrif edip işlevsel olmaktan çıkarmışlardır. Kitap’ı, kafalarına göre oluşturdukları ‘peygamber’i önde tutmak için tebdil ve tahrif etmişlerdir. Ne yazık ki, deminden beri eleştirdiğimiz anlayışlar, İslam’ın kaderini de Pavlus Hristiyanlığı’nın kaderiyle aynı yola sokmaktalar.
Gerçek şudur ki, ‘Hadisler Kur’an’ı neshedebilir’ iddiası, kilise teolojisine Pavlus tarafından egemen kılınan anlayışın İslam’a aktarılmasından başka bir şey değildir. Nitekim aynı teolojinin bir aktarımı da ‘ulema icmaı’ adı altında gerçekleştirilmiştir. “Ulemanın icmaı var” dendiğinde akan sular duruyorsa, bunun anlamı, kilise teolojisindeki konsillere yüklenen yetki ve işlevin, İslam içinde ‘ulema’ adı verilen başka tip bir konsile yüklendiğidir.
Hadis ve hezeyan
İmamı Âzam, Peygamberimize isnadını aklen ve tarihen mümkün görmediği sözlere, rivayetçisi kim olursa olsun ‘hezeyan’ derdi. Ne demektir bu? Önce şu temel gerçeği görelim:
Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer dönemlerinde toplanıp sonra tedvinlerinden vazgeçilen hadislerin sayısı beş yüz civarında iken sonraları hadislerin sayısı bir milyon civarına yükselmiştir. Peygamber bu dünyadan ayrılmış olduğuna göre bu sözleri kim üretmiştir? Elbette ki iftiracılar, hikâyeciler, dönmeler, saltanat dincileri, ‘müşrik inanmışlık içine girmeden iman edemeyenler’...
İmamı Âzam, ‘hadis’ yaftasıyla Hz. Peygamber’e isnat edilen yalanlara ‘hezeyan’ demiştir. Evet, bunların büyük kısmı, Peygamber’e iftira küstahlığına kalkanların hezeyanlarıdır. İslam Peygamberi’ne isnat edilen yalanlar hezeyan olmayacaksa hezeyan başka nedir? Gel gör ki Büyük İmam’ın düşmanları onun bu sözünü, ‘Peygamberimizin hadislerine hezeyan dedi’ diyerek aleyhte propaganda malzemesi yapma düşüklüğüne gitmişlerdir. Düşmanlan, İmamı Âzam’ı, önüne gelen her hadisi kaldırıp atmakla suçlamak için onun sözlerini kendi şeytani tuzaklarına uygun hale getirmektedirler.
İmam, bu hayasız ithamlar karşısında tavrını hiç değiştirmeden sürekli şu cevabı vermiştir:
“Ben bu sakat rivayetleri getirenleri yalanlıyorum. Ama onları yalanlamam Peygamberimizi yalanlamak değildir, onların yalancılığına karşı çıkmaktır. Benim bu tür sözlerim Hz. Peygamber’i, Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’in Kur’an’a aykırı söz söylemeyeceğini tasdiktir. Eğer Hz. Peygamber Kur’an’a aykırı söz söylerse Allah ona şu ayetteki hükmünü uygular:
“Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. Sonra, ondan can damarını mutlaka keserdik. Sizin hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” (Hâkka, 4447)
“Allah’ın Elçisi Allah’ın kitabına aykırı söz söylemez; Allah’ın kitabına aykırı söz söyleyen Allah’ın Elçisi olmaz. Benim reddettiğim kişiler Kur’an’a aykın sözleri hadis diye rivayet etmekteler. Allah’ın Elçisi’nin duyduğumuz ve duymadığımız bütün sözleri başımız gözümüz üstündedir. Ama biz, Allah Elçisi’nin Allah’ın emrettiği bir şeyi yasaklamadığına, yasakladığı bir şeyi de emretmeyeceğine inanmaktayız. Allah’ın Elçisi, bir şeyi Allah’ın nitelendirmesinin dışında bir nitelemeye de tâbi tutmaz. Onun, bütün işlerinde Allah’a uyma halinde olduğuna tanıklık ederiz. O, ne dinde kendinden bir şey icat eder ne de Allah’ın söylemediği bir sözü Allah’a isnat eder. İşte bu böyle olduğu içindir ki Kur’an, ‘Resul’e itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur’ buyurmaktadır.” (İmamı Âzam, elÂlim ve’lMüteallim, 3233)
Resul’e itaat, ona isnat edilmiş yalanlara itaat değildir. Emevî despotizminin uzantısı olan siyaset dinciliği, her de
virde, kendisine özgü oyunlarla bu ikisini birbirine karıştırarak düşman olduğu insanları ‘Peygamber’e itaatsizlik, Peygamber’i dışlamak’ gibi ithamlarla suçlamaktadır. Siyaset dinciliğinin, eşsizbenzersiz kötülüklerinin başında bu itham gelmektedir.
Dinci iftira ekipleri diyorlar ki; “Ya bu yalanlara teslim olursunuz yahut da sizi Peygamber’i dışlamakla itham eder, başınızı derde sokarız.” İmanın belirleneceği yer, dinciliğin bu imansız tuzağına teslim olmak veya olmamak noktasıdır; birkaç rekât namaz kılıp afra tafra satmak değil. Çünkü Kur’an’ın istediği ‘imtihan edilmiş iman’ burada belirlenmektedir. O iman ya vardır yahut da yoktur.
Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı’nın İmamı Âzam’ı gibi gördüğümüz şair Mehmet Akif Ersoy, İmamı Âzam’ın uydurma hadisler için kullandığı ‘hezeyan’ tabirini aynen kullanmıştır. Hem de daha ağırıyla. Akif, hadis patentli uydurmaları ‘herze’ diye anmıştır. Akif ’in, hadis uydurmacılığın İslam’a ve insana vurduğu kahır darbesini anlatan ve bir ibadet şevkiyle okunması gereken mısralar şöyledir:
“O hali buldu ki cür’et “Yecûzu fitterğîb” Kararı erzeli fetva kesildi, ne garip, Hadisi vaz’ediyorken sevap uman bile var, Sevabı var imiş! Bir zaman gelir anlar! Lisani pâki nebiden yalanlar uyduruyor, Sıkılmadan da “Sevap işledim” deyip duruyor. Düşünmedin mi girerken şeriatin kanına? Cinayetin kalacak zanneder misin yanına? Sevap ümit ediyor ha! Deyin ki namerde “Sevabı sen göreceksin huzuri mahşerde. Tepende gezdirecek ra’di intikamını Hak, Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak. Bugün fesadına kurban olan zavallıların, Vebali boynuna yüklenmesin mi yoksa yarın? Kolay mı ümmeti ıdlal edip sefil etmek, Kolay mı dini hurafat içinde inletmek! Niçin kitabi ilahiyi payimal ettin?
İslam kültürünü ve Arapça’yı bilen Akif, bu muhteşem şiirinde, uydurma hadislerle yapılan kötülüğün hem tahribini hem de nasıl gerçekleştirildiğini büyük bir isabetle önümüze koymuştur. Akif sadece kötü niyetli uydurmacıları değil, iyi niyete sığınarak uydurmacılık yapanları da ağır biçimde suçlamaktadır.
Hadis uydurmacılarının halkı kandırmak için kurala dönüştürdükleri namert söylem şudur: “Yecûzu fi’tterğîb.” Yani “Halkı iyiliğe, sevaba teşvik için hadis uydurmak caizdir.” İyi niyetin en büyük kötülüğe âlet edilmesinin bundan daha yaman bir örneği olamaz. Akif, bu melunluğu işleyenlerin insanlık suçlarını nitelerken şu kelimeleri kullanıyor: Hayasızlık, cinayet, namertlik, ümmeti dalalete sevk etmek, dini hurafeler içinde inletmek, Allah’ın kitabının yerlerde sürünmesine yol açmak, dinin kanına girmek, murdar elleriyle dini kirletmek, masum milleti aldatmak. Uydurmacılık cinayetine bir biçimde ortak olanların karşılaşacakları akıbet ise şudur: Yoldan çıkardıkları kitlelerin vebalini yüklenmek, Allah’ın alacağı intikamın kahrı altında ezilmek.
İyi niyetle hadis uydurulabilir fetvasını verenler, bu fetvayı geçerli kılmak için de hadisler uydurmuşlardır. İşte onlardan biri:
“Söylemediğim bir sözü bana nispet eden, benim gözlerimin önünde cehenneme girmeye hazırlansın. Sahabîler sordu: ‘Ey Tanrı Elçisi! Biz hadisi tam duyduğumuz şekilde ezberleyenleyiz; bir harfi öne veya arkaya alırız, bir harf artırır, bir harf eksiltiriz.’ Peygamber dedi ki, ‘Benim söylemek istediğim o değil; benim söylemek istediğim şu: Kim beni veya İslam’ı kötülemek için bana söylemediğim bir sözü isnat ederse cehennemdeki koltuğuna hazırlansın.” (Bu uydurmanın şeceresi için bk. Elbanî, elAhâdîs ezZaîfa ve’lMevzûa, 2/421423, no: 994)
Elbanî bu sözün, insanları teşvik ve sakındırmak maksadıyla hadis uydurmayı caiz gören Kerrâmiyye fırkasının uydurduğu yalanlardan biri olarak gösteriyor.
Kerrâmiyye, Hicrî üçüncü yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir itikadî mezheptir. Şunu da ekleyelim ki bu mezhebin kurucu kadroları, başlangıçta Hanefî mezhebine mensup insanlardı. İmamı Âzam’a nispet edilen Hanefîlik, bu kadrolar tarafından kimbilir hangi tahriflere uğratılıp önderi sayılan
Büyük İmam’ın fikirlerinden uzaklaştırılmıştır! Ama ondan da önemlisi şudur: Müslümanların inançlarıyla ilgili meseleleri kotaran bir ekolün hadis uydurmayı meşru, hatta makbul hale getirdiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’e yalan isnat ettikleri için eleştirildiklerinde, Elbanî’nin de kaydettiği gibi şu cevabı verirlerdi:
“Biz Peygamber’in aleyhine yalan söylemiyoruz, lehine söylüyoruz; önemli olan da bu!”
Kerrâmiyye gerçeğini dikkate alarak İslam adı altında Müslümanlara ezberletilen yalanların çerçevesini ve miktarını yeniden düşünmek gerekir. Bunu düşünürken, anılan mezhebin esas hareket alanının, Horasan ve Maveraunnehir gibi Türklerin yoğun yaşadıkları bölgeler olduğunu da akılda tutmalıyız. Nitekim bu mezhebin Sâmânî ve Gaznevî hükümdarlarından destek gördüğünü, özellikle Gazneli Mahmut (ölm. 421/1030) ve babası Sebük Tegin tarafından himaye edildiğini bilmekteyiz.
Emevî şeytanının tahribatı
‘Emevî şeytanı’ tabiri, Mısırlı düşünür Mahmut Ebu Reyye’nindir. Ebu Reyye bu tabiri, büyük ihtimalle, Ebu Süfyan’ı niteleyen Âli İmran 175. ayetten almaktadır. O ayette Ebu Süfyan, yardakçılarını kullanarak müminleri korkutmak isteyen bir ‘şeytan’ olarak tanıtılıyor:
“İşte size şeytan! O, kendi dostlarını korkutur/sizi dostlarıyla korkutur. Eğer inananlarsanız onlardan korkmayın, benden korkun!”
Bu yüzyılın en büyük muvahhit bilginlerinden biri olan Ebu Reyye bu tabiri, Emevîlerin hilafeti esas sahiplerinden gasp etmek için oynadıkları ve büyük kısmı uydurma hadislere dayalı ‘dincilik’ oyununu tanıtırken kullanmaktadır. Şöyle diyor:
“Araştırmacılar ve gerçekçi din uleması, rivayette hilecilik ve hadis uydurmanın üçüncü halife Osman yönetiminin son zamanlarında ve özellikle onun hayatını kaybetmesiyle sonlanan fitnenin ardından başladığına ittifak etmişlerdir. Hadis uydurma oyunları Ali’ye bîat edilmesinden sonra iyice şiddetlenip yayılmıştır. Müslümanlar Ali’ye bîatlarını tam bir şekilde tamamlayamadan Emevî şeytanı, halifeliği esas sahibinden gasp etmek ve onu bir Emevî kurumuna dönüştürmek için boynuzunu göstermiş ve ne yazık ki bunda başarılı olmuştur.” (Ebu Reyye, Adva’, 9192)
Emevî kralı Muaviye özellikle İslam dışı krallığına başkent yaptığı ve en büyük fitnelerin merkezi haline getirdiği Şam’ı övmek maksadıyla uydurttuğu hadisler çok ünlüdür. Muaviye, Şam’ı öylesine yüceltici hadisler uydurtmuştur ki, bu fitne ocağı kent neredeyse Mekke ve Medine’den üstün gösterilmiştir. Şam’la ilgili uydurmaların hemen hepsinin ravisi Siyonist Ka’b ile onun çömezi ünlü yalancı Ebu Hureyre’dir.
Muaviye, melanetlerini sergilediği Şam’ı takdis için hadis uydurtmakla kalmamış, baş düşmanı bildiği Hz. Ali’ye lanet okutmayı meşru göstermek için de hadis uydurtma yoluna gitmiştir. Ali’nin Nehcü’lBelağa’sını şerh eden Mûtezile imamı İbn Ebil Hadîd (ölm. 656/1258) bize bildiriyor ki, yine bir Mûtezile imamı olan Ebu Cafer elİskâfî (ölm. 240/854) şöyle demiştir:
“Muaviye, Ali hakkında çirkin isnatlarda bulunmak üzere sahabe ve tabiûndan iki ekip görevlendirdi. Bu ekiplere, herkesin karşı çıkamayacağı imkânlar ve bağışlar sağladı. Bu kişilerin sahabeden olanları arasında, Ebu Hureyre, Amr bin elÂs, Muğîre bin Şûbe ve Semüre bin Cündeb (ölm. 60/680) de vardır.” Tâbiûn ekibinde en önemli isim ise yine bir Emevîci olan Zührî’nin rivayet kaynağı sayılan Urve bin Zübeyr’dir. Urve’nin Âişe’ye dayandırdığı şu rivayetine bakmak bile nasıl bir ‘Emevîci’ olduğunu anlamaya yeter:
“Hz. Âişe demiştir ki, bir gün Hz. Peygamber’le oturuyorduk; o sırada Ali ve Abbas içeri girdiler. Hz. Peygamber onları görünce bana şöyle dedi: ‘Ey Âişe! Şu ikisi var ya! Bu ikisi benim dinimin dışında bir din üzerine ölecekler. Cehennem ehlinden birilerine bakmak isteyenler işte bu ikisine baksın.”
Çok hızlı bir Ali düşmanı olan Amr bin elÂs ise hızlı bir Emevîci ve İmamı Âzam düşmanı olan Buharî tarafından da kayda geçirilen (bk. Buharî, kitabu’ledeb) şu lanetli sözü hadis diye rivayet etmiştir: “Ebu Talib’in (Ali’nin babası ve Hz. Peygamber’in amcası) ailesi benim dostlarım değildir; benim dostum Allah ve müminlerin salihleridir.” Ebu Hureyre ise Küfe Mescidi’ne gidip kendisinin asla yalan söylemediğini, halkın onu yalancı diye damgalamasının doğru olmadığını anlatan bir nutuk çektikten sonra şu melun sözü hadis diye rivayet etmiştir:
“Allah’ı tanık tutarak yemin ederim ki, Peygamber’in ‘benden sonra çıkacak bid’at’ dediği şeyi Ali çıkarmıştır.”
Ali hakkındaki bu hayasız yalan Muaviye’ye ulaştırıldığında Muaviye, Ebu Hureyre’yi para ile ödüllendirmiş arkasından da onu Medine valiliğine getirmiştir.
İmamı Âzam, bu Ebu Hureyre’ye çıkan hadisleri kabul etmiyordu. Yani tek rivayetçisi Ebu Hureyre olan hadisleri hükme esas almıyordu. (Ebu Reyye, elAdvâ’, 180)
Semüre bin Cündeb’in yaptığı bu yalancılıklara bile taş çıkartacak bir kötülüktür. Muaviye, bu kişiye, yüz bin dirhem gibi büyük bir para vadederek Bakara suresi 204205. ayetlerinin Ali hakkında indiğini söylemesini sağlamıştır. O iki ayet şunlardır:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, onun dünya hayatına ilişkin sözü senin hoşuna gider ve o, kalbindekine Allah’ı tanık tutar. Oysaki o, düşmanların en yamanıdır. Yanından ayrıldığında/ iş başına geçtiğinde yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli yok etmek için işe koyulur. Oysaki Allah fesadı sevmez.”
Semüre, bu iki ayetin Ali hakkında indiğini söylemek gibi dehşet verici yalanına bir alçak iddia daha eklemiştir. Demiştir ki, Bakara suresi 207. ayet, Ali’yi şehit eden İbn Mülcem hakkında nazil oldu. O ayet şöyle:
“İnsanlardan öylesi de vardır ki, benliğini Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek için satar.”
Demek ki Semüre zalimine göre Allah, kitabında Hz. Ali’yi katleden bir teröristi övmekte ve ödüllendirmektedir. Olayın bundan sonrası çok daha dehşet vericidir: Semüre, istenen yalanı uydurup yayınca doğruca Muaviye’ye gitti. Muaviye ona bin dirhem ödül verdi, Semüre kabul etmedi. İki bin verdi, onu da kabul etmedi, üç bin verdi, onu da kabul etmedi. Sonunda dört bin dirhem verince o da kabul edip sustu. (İbn Ebil Hadîd, Şerhu Nehcü’lBelâğa, 1/358361; Seyyid Murteza elAskerî, Ahâdîsu Ummi’lMü’minîn Âişe, 1/374375)
Tarihçi Taberî, Hicrî 50. yıl olaylarını anlattığı bölümde, bu Semüre’nin, Emevîler lehine ne kadar insanı katlettiğini bize söylemektedir. Emevîlerin has adamlarından Ziyad bin Ebîh’in bir süre vekâleten valiliğe getirdiği Semüre, Basra ve Küfe valilikleri sırasında Emevîlerin düşman bildiği sekiz bin insanı öldürmüştür. Bunlar içinde devrin en büyük Kur’an ehli âlimlerinden 47 kişi de vardı.
Ziyad, Semüre’nin vekil valiliği sırasında ölünce Muaviye, asil vali olmayı bekleyen Semüre’yi vali yapmadığı gibi vekâleten yürüttüğü Basra valiliğinden de azletti. Azil haberi üzerine Semüre’nin söylediği söz, tarihin bütün ‘zalim yardakçılarının kişilik yapısını ve Müslümanların nasıl aldatıldığını, bugünkü Müslümanlar içinden Haçlılarla işbirliği yapanların tarihî atalarının kimler olduğunu anlatması bakımından muhteşem bir ibret tablosudur. Azil haberini alan Semüre şöyle diyor:
“Allah Muaviye’ye lanet etsin! Eğer ben, Muaviye’ye itaat ettiğim kadar Allah’a itaat etseydim bana ebediyyen azap etmezdi.” (Taberî, Tarih, 53. yıl olaylar; İbnü’lEsîr, elKâmil, 3/195; Askeri, Âişe, 1/376)
Kaynaklar, bu Semüre hakkında Hz. Peygamber’in mucize bir ihbarını bize ulaştırmaktadır. Hz. Peygamber, Semüre’nin de içlerinde bulunduğu birkaç kişilik bir sahabe grubu için şöyle demiştir:
“Bunların en son öleni cehenneme gidecektir.”
O grup içindekilerin en son öleninin Semüre olduğu da kaynaklar tarafından haber verilmektedir. (bk. Belâzürî, Ensâbu’lEşrâf, 13/ 185)
Emevîler lehine hadis uydurmanın öncülerinden bir diğeri olan Muğîre bin Şu’be’ye gelince bu adam Kûfe’de yedi yılı aşkın bir süre valilik yaptı. Bu valiliğinin en öne çıkmış icraatı, Hz. Ali’ye mihrap ve minberlerden lanet okutması oldu. Bu Muğîre bir gün, Ali’ye sevgisiyle bilinen Sa’sa’a bin Sûhan elAbdî’yi yanma çağırıp şu dehşet verici nasihati yaptı:
“Seni uyarıyorum. Sakın bana Osman hakkında bir eleştiri yaptığın bildirilmesin, sakın bana Ali’yi açıkça övdüğün de bildirilmesin. Ali’nin üstünlükleriyle ilgili benim bildiklerim senin bildiklerinden çok fazladır. Fakat bugün onu istemeyen bir saltanatın hükmü altındayız. Ali’yi kötülemek üzere bu makamlara getirildik. Bildiğimiz birçok şeyi bu saltanat rahatsız olmasın diye takıyye yaparak saklamak zorundayız.
Eğer Ali’nin üstünlüklerini anlatmak istiyorsan bunu evinin içinde dostların arasında yap. Ama sakın camide, halk arasında yapma. Çünkü bizi buraya atayan halife böyle bir şeyi asla tahammülle karşılamaz, bu konuda asla mazeret kabul etmez.” (Taberî, Tarih, 6/108: 43. yıl olayları; Askerî, Âişe, 1/376)
Uydurmacıların Hz. Ali’ye düşmanlıkları
Ziyad bin Ebîh, Muaviye’ye jurnalleyeceği (şikâyet edeceği) insanları şöyle damgalıyordu: “Ali’nin dinindendir.” Muaviye’nin bu durumda standart cevabı şuydu:
“Ali’nin dini üzere olanları katledin.”
Bugünün emperyalizmle iş birlikçi dincileri de aynen Muaviye gibi, kendilerine ters yorumlar yapan din bilginlerini ‘yeni bir din kurmak’ ithamıyla karalamaktadırlar. Şu bir gerçek ki, Emevî damarının emperyalizmle iş birliğini ‘siyaset’ bilen çocukları, İslam mirası içinde yüzlerle ifade edilen görüşlerden sadece onların benimsediği görüşü övmeniz halinde size Müslüman demektedirler. Onların görüşlerine aykırı herhangi bir görüşü temsil etmeniz halinde, bu görüş isterse açık bir Kur’an ayetine dayansın, sizi ‘reform yaparak yeni bir din kurmak’la itham etme vicdansızlığına anında tenezzül etmektedirler.
Muaviye, “Ali’nin dinindendir” damgasını vurduğu veya vurdurduğu kişileri bazen diri diri gömdürerek öldürtüyordu. Mesela Hz. Ali’ye dostluğuyla ünlü büyük sahabî Hucr bin Adî (ölm. 51/671) ve elHas’amî, Muaviye tarafından bu şekilde öldürülmüştür. Bu tür idamların ardından öldürülenlere müsle yapılıyordu. Müsle, cahiliye araplarının düşmanlarını öldürdükten sonra onların gözlerini, burnunu, kulaklarını, dudaklarını vs. keserek hınçlarını dindirmelerine denir.
Bu cahiliye âdetinde en büyük şöhret Muaviye’nin annesi Hind’indir. Bu Hind, Uhud Savaşı’nda pusu kurdurup öldürttüğü Peygamberin amcası Hamza’nın göğsünü yardırıp ciğerlerini çıkartmış, ağzına alıp çiğnemiştir. Hind, ayrıca Hamza’nın kulaklarını, gözlerini, burnunu kestirip bir tele dizerek gerdanlık yapıp Mekke putperestlerinin kodamanlarına hediye olarak götürmüştür. Sahabe nesli, Muaviye’yi, annesi Hind’in bu müsleciliği yüzünden ‘İbnü Âkilet’il Ekbâd’ (ciğer çiğneyen karının oğlu) diye anardı.
Şam’ın Muaviye’ce uydurtulan hadislerle yüceltildiği sırada, Ebu Hureyre tarafından ‘cehennem kenti’ gösterilen yerlerden biri de Konstantiniyye yani İstanbul’du. Ne ilginçtir ki, aynı İstanbul, Muaviye’nin oğlu Yezid’in komutasında kuşatıldığında Emevîler adına hadis uydurma uzmanları hiç vakit kaybetmeden şu uydurmayı piyasaya sürmüşlerdir:
“Konstantiniyye elbette fetholunacaktır; ne güzel komutandır onu fethedecek komutan ve ne güzel ordudur onu fethedecek ordu!”
Muaviye, ‘Şam Abdalları’ hadisini de uydurtmuş ve bu fitne kentini bir tür ‘evliya kenti’ ilan ettirmiştir. Aynı sıralarda, kendisinin ‘Peygamber’in vahiy kâtipleri arasında yer aldığı’ yolundaki büyük iftirayı da yaymıştır. Halbuki o, sözde Müslüman olduğu sırada vahiy zaten bitmişti. Neyin kâtipliğini yapacaktı?! Gerçek olan şu ki, “Muaviye ne vahiy kâtipleri arasında yer almıştır ne de Kur’an’dan bir tek kelime yazmıştır.” (Ebu Reyye, 97104)
İslam’ın ilk terörist mezhebi olan ve Hz. Ali’yi de öldüren
Haricî mezhebinden ayrılıp tövbe etmiş bir zat şöyle konuşuyor:
“Bu hadisler din haline getirildi; o halde dininizi kimden aldığınıza dikkat edin. Biz bir zamanlar, işimize gelen bir söz bulduğumuzda onu hemen hadis yapıverirdik.” (Ebu Reyye, 110)
Hadis tarihçisi İbn Hacer elAskalânî (ölm. 852/1448), eseri Fethu’lBârî’de (bk. 1/161) şu uyarıyı yapıyor:
“Cahil takımdan bazıları öyle bir aldanışa saplandılar ki, dinde özendirme veya sakındırma adı altında hadisler uydurdular ve savunmasını da şöyle yaptılar: ‘Biz bunları yaparken Peygamber’e yalan isnat etmiyoruz; onun şeriatini güçlendiriyoruz.” (Benzeri uydurmacılık gerekçeleri için bk. Ebu Reyye, 111112)
Hammâd bin Zeyd (ölm. 179/795), olup bitenleri şu cümle ile özetliyor:
“Sapıklar, Hz. Peygamber’e isnat ederek 12 bin hadis uydurdular.” (Ebu Reyye, 117)
Hadis uydurmada kullanılan şeytanî yollar ikidir:
Doğrudan doğruya Peygamber’e yalan isnat etmek. Yahudi dönmeleri Ka’b ve arkadaşlarının yolu buydu.
Sahabîleri, özellikle eleştiri üstü tutulanlarını aracı yaparak rivayette bulunmak.
Bu ikinci yol, özellikle Hz. Âişe için kullanılmıştır. Âişe, sahabenin bilgin ve fakîh şahsiyetlerinden biridir. Onun rivayetiymiş gibi gösterilen uydurmalar, kolay kolay eleştirilemez, eleştirilememiştir. Uydurmacılar bu yolu iyi kullanmışlardır. Ve bakıyoruz, Hz. Âişe’yi ‘en çok hadis rivayet edenler’ (elMüksirûn) arasında gösteriyorlar. Oysaki ona rivayet ettirilen hadislerin büyük bir kısmı onun hadis konusundaki ölçülerine asla uymamaktadır. Nitekim üzerinde olduğumuz konunun büyük otoritelerinden biri olan çağdaş Iraklı bilgin Seyyid Murtaza elAskerî, bu noktaya temas etmekte ve ilk iki halife döneminde Âişe’ye isnat edilen hadis sayısının ancak onlarla ifade edilebileceğini söylemektedir. (Askerî, Âişe, 103) Rivayeti Hz. Âişe’ye nispet edilen hadislerin yüzlere varması sonraki zamanlarda oynanan oyunun bir eseridir.
‘Hadis eğlencesi’ ve bir Kur’an mucizesi
‘Hadis eğlencesi’ (lehve’lhadîs) deyimi, Kur’an’ın Lokman suresi 6. ayetinden alınmış ve deyimin özünü oluşturduğu için ‘hadis’ kelimesi terim anlamıyla aynen korunmuştur. Anılan surenin 6 ve 7. ayetleri, hadis eğlencesi satın alarak insanları hiçbir ilme dayanmaksızın Allah’ın yolundan saptırıp dini alay konusu haline getirenleri korkunç bir sonun beklediğini duyurmaktadır:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak için hadis/laf eğlencesi satın alır ve onu alay konusu edinir. Böylelerine rezil edici bir azap vardır. Ayetlerimiz ona okunduğunda, böbürlenerek yüzünü çevirir. Sanki onları hiç işitmemiştir, sanki kulaklarında bir ağırlık vardır. İşte böylesini, korkunç bir azapla muştula.”
Bu ayetlerin sergilediği ürpertici haberi iyi kavramak için Yusuf suresinin son ayetini de dikkate almak gerekiyor. Kur’an orada kendisiyle ilgili mucize bir tespit yapmaktadır:
“Bu Kur’an, uydurulan bir hadis değildir. Tam aksine o, kendinden önceki vahyin bir tasdiki, her şeyin bir ayrıntılandırılması, iman sahiplerine bir kılavuz ve bir rahmettir.” (Yusuf, 111; ayrıca bk. Yunus, 37)
Kur’an yine hadis kelimesini kullanarak iki yerde de şunu soruyor:
‘Kur’an’dan sonra hangi hadise iman ediyorlar?” (A’raf, 185; Mürselât, 50)
Görülüyor ki Kur’an, kendisinin başına dert açacak, uydurma hadisler yıkımına dikkat çekerek bağlılarını mucize bir ihtarla uyarmıştır. Kur’an dininin başına en büyük sıkıntılar ilk günden itibaren hep bu uydurulmuş hadisler yüzünden gelmiştir. Bu uydurulmuş sözlerdir ki, Allah’ın ‘kuşkusuz, çelişmesiz, aydınlık, apaçık, ayrıntılı’ dinini, tutarsızlıkların, çelişmelerin, tartışmaların kümelendiği bir kaosa çevirmiş ve Kur’an’a giden yolu dikenlemiştir.
Hadis uydurma sürecinin başlamasıyla Kur’an dininin bir hurafe talanına maruz kalacağını ilk fark eden ve bu yolu şuurlu bir biçimde tıkayan ilk büyük muvahhit, Halife Ömer olmuştur. Son araştırmalar, onun öldürülmesinde bu tavrının da etkili olduğunu ciddi biçimde düşündüren belgeler ortaya çıkardı.
Hz. Ömer, tutumunun gerekçesini şöyle özetliyordu:
“Allah’ın kitabı yanında din kaynağına vücut veremeyiz; böyle bir şey, eski ümmetlerin başına geleni bizim de başımıza getirir ve Kur’an’dan koparız. Allah’ın kitabı dışındaki kitaplar, Peygamberimize isnat edilen sözlerden de oluşsa yok edilmelidir.”
Ve Ömer, valilerine genelge göndererek, bu tip kitapların tümünü imha ettirmiştir. İmamı Âzam (ölm. 150/767) ise şu ilkeyi esas almıştır:
“Kur’an’a ters düşen hiçbir söz, Hz. Peygamber’in ağzından çıkmış olamaz.”
Büyük İmam’ın bu tavrı, onun küfürle itham edilmesine bile sebep olmuş ve devrinin bazı fakîhleri tarafından ‘İslam’ı tahrip etmek’le suçlanmıştır. Ne ilginçtir ki, İmamı Âzam’a cephe alanlar listesinde önemli isimlerden biri de Kütübi Sitte (hadisleri toplayan kitapların en ünlü 6 tanesi) müelliflerinin en ünlüsü Buharî’dir. İmamı Âzam’dan 106 yıl sonra ölmüş bulunan Buharî, İmamı Âzam için ‘güvenilmez adam’ diyor ve dolaylı ifadelerle, büyük imamın kâfir olduğunu iddia ediyor. (Ayrıntılar ve kaynaklar için ilk dipnotta yer verdiğimiz yayıncının İmamı Âzam eserine bakılabilir.)
“İmamı Âzam güvenilmez ise Buharî neden ve nasıl güvenilir oluyor?” diye sorulmamıştır.
Halife Ömer ve İmamı Âzam’ın tavrını izleyen birçok bilgin gelip geçti. Ne yazık ki uydurmacılık karanlığı onların tuttukları ışığı etkisiz kıldığı için kitleler Kur’an’la bir türlü kucaklaşamadılar. Ve Müslümanların başına ne geldiyse bu yüzden geldi.
Hz. Ömer’in hadisler meselesindeki tavrını tarihsel bir gerçek olarak bilmekteyiz. Halifenin bu tavrının uydurmacılar için yarattığı tedirginliği aşmak için yine hadis uydurma yoluna gidilmiştir. Hadis diye pazarlanan şu hezeyana bakın:
“Allahım! Benden sonra gelen halifelerime rahmet eyle! Onlar benim hadislerimi ve sünnetimi rivayet ederler ve onunla halka belletip öğretirler.” (Elbanî, elAhâdîs ezZaîfa ve’l Mevzûa, 2/247, no: 854)
Tarihî hakikat, bu uydurmada söylenenin tam tersidir. Halifelerin en dirayetlisi, en muvahhidi bu söylenenin tam aksini yapmış, Kur’an dışında herhangi bir söz kümesinin, hadisler bile olsa, din kaynağı yapılmasını Ehli Kitap sapıklığına dönüş olarak nitelemiştir.
‘Yüzyılımızın Hadis Allâmesi’ unvanıyla anılan Nâsıruddin elElbânî (ölm. 1999) bu sözü tanıtırken bunun sadece uydurmalığını belirtmekle kalmamış, onu ‘batıl’ olarak nitelemiş ve bu nitelemenin tarihsel belgelerini de önümüze koymuştur. (Elbanî, age. 2/247249)
Uydurma hadislerin İslam’a musallat ettiği sıkıntının büyüklüğünü çağımızda en gür sesle haykıran ilk düşünür, Mısırlı müfessir Muhammed Abduh (ölm. 1905) ve mesai arkadaşları oldu. Dini, uydurma hadislerin vücut verdiği hurafe tufanından selamete çıkarmanın tek yolunu kayıtsız şartsız Kur’an’a dönüş olarak belirleyen Abduh, ‘Fâtiha suresi tefsirinde şöyle diyor:
“Müslümanların bu asırda Kur’an’dan başka imamları yoktur. Ezher’de okutulanlar ve benzeri kitaplar var olduğu sürece bu ümmet ayağa kalkamaz. Ümmeti ayağa kaldıracak ruh, ilk dönemde hâkim olan Kur’an ruhudur. Kur’an’ın dışında her şey Kur’an’ı bilmek ve onu yaşamakla aramıza konmuş engeldir. Zihinlerimizdekileri işe karıştırmadan inancımızı Allah’ın Kitabı’na sunduğumuzda sapıtıp sapıtmadığımız ortaya çıkacaktır. İslamiyet, mensuplarının uydurduğu hurafeler ve aşırı gidenlerin bulaştırdıkları yalanlar kadar büyük bir musibete maruz kalmamıştır. Bunlar, Müslümanların akıllarını fesada uğratmış, yabancıların da İslam’ın temelleri üzerinde kötü düşünmelerine yol açmıştır.”
Hadis meselesinde çıkış yolunun esası şudur: Hadis diye rivayet edilen söz, akla ve Kur’an’a uygun olacak. Değilse onu Peygamber’in sözü kabul etmek akla da Kur’an’a da karşı çıkmak demektir. Hadisçilerin önümüze yığdıkları kişiler zinciri (sened) hiçbir bağlayıcılık taşımaz. O senetler üzerinde nasıl oynandığı, nasıl düzenbazlıklar sergilendiği hadis konusuyla uğraşanların malumudur.
Bu oyunların labirentine girerek neyi ispatlamanın peşinde olacağız. Söz akla ve Kur’an’a aykırı ise o senetler ne anlam ifade edebilir? Onları anlamlı bulmakta ısrar ederek Hz. Peygamber’i akla ve Kur’an’a aykırılığa âlet mi edeceğiz? Uydurmacılar, bu senet tezgahçılığının bir gün sırıtacağını, deşifre edileceğini bildikleri için daha baştan tedbir almışlardır. Uydurmaları arasına şu hezeyanı da koymuşlardır:
“Hadis yazdığınız zaman onu kişiler zinciri ile yazın. Eğer söz doğru ise sevabına siz de katılırsınız; doğru değilse günah, kişiler zincirinde yer alanların olur.” (Uydurma için bk. Elbanî, elAhâdîs ezZaîfa ve’lMevzûa, 2/225, no: 822)
İmamı Âzam bu tür sözlere ‘hezeyan’ diyordu ve Emevîlerin uşaklığını yapan sözde ulema da onu “Peygamber’in hadislerine hezeyan diyor” diye suçluyordu. Hiç utanıp arlanmadan...
Elbanî’nin ortaya koyduğu tablo
Hadisler konusunda son birkaç yüzyılın en hacimli ve dirayetli çalışmasını yapan din âlimi, Arnavut asıllı bir Arap olan Nâsıruddin elElbanî (ölm. 1999) oldu. Yaklaşık yarım asırlık bir çalışmayla vücuda getirdiği eser genel adıyla ‘elAhâdîs’ olarak bilinir. Her biri büyük boy beş yüz ila yedi yüz elli sayfa arası otuz bir ciltten oluşan bu anıt eser iki kısma ayrılmıştır:
11 ciltten oluşan ilk kısımda sahih yani güvenilebilecek hadisler, bütün senetleri, şecereleri, hakkında söylenenler kayda geçirilerek ele alınmıştır. Bu kısımda tespiti yapılan hadislerin toplam sayısı 4035’tir.
20 ciltten oluşan ezZaîfa kısmında ise güvenilemeyecek hadisler, aynı yöntem ve titizlikle kayda geçirilmiştir. Bunlar ya açık uydurmadır ya İslam’a açıkça aykırı olduğu için reddedilmesi gereken sözlerdir veya rivayetçileri bakımından güven vermeyecek rivayetlerdir. Bu kısımda ele alınan hadis sayısı 7162’dir. Yani ‘güvenilebilecek’ diye nitelenebilecek sözlerin iki katı.
Elbanî’nin bu tespiti, Müslümanlara belletilen yalanların tablosunu göstermesi bakımından çok önemlidir ve tarihsel bir değere sahiptir. Ancak şunu da ilave etmeliyiz:
Elbanî’nin güven kıstası, rivayetlerin senetlerinin (rivayetçi kişiler zincirinin) durumudur. Elbanî, bir hadis eğer senedi bakımından ‘güvenilir’ notu alacak durumda ise onu akıl ve Kur’an’a aykırılık yüzünden ‘güvenilmez’ ilan etmemiştir.
İmamı Âzam’la başlayan ama sonraki zamanlarda durdurulan ‘akıl ve Kur’an’a uygunluk kıstası’ işletilirse, Elbanî’nin ‘güvenilir’ damgalı rakamının en az yarısı gider. Geriye kalan iki bin civarındaki sözün akla ve Kur’an’a aykırı olmadığı için tutulanlarının önemli bir kısmı da sırf bu aykırılığa çarpmaması yüzünden ‘hadis’ unvanı almış olacaktır. Mütevâtir olduğu için değil. Kısacası, senet ve akıl kıstasları tam uygulandığında geriye kalacak rakam, ilk iki halife döneminde tedavül eden hadis sayısıdır ki o da beş yüz civarıdır.














